KİTAP ÖZETLERİ Kapıları Açmak Mustafa Kutlu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

KİTAP ÖZETLERİ AZ GİTTİK UZ GİTTİK (MASAL)

Mesaj  Admin Bir C.tesi Haz. 10, 2017 9:57 am

AZ GİTTİK UZ GİTTİK (MASAL)
Ayşe, Fatma Kuzular:
Bir koyunun Ayşe ve Fatma isminde iki kuzusu varmış. Her gün otladıktan sonra gelir: “Ayşe, Fatma kuzular! i Memelerim sızılar. ..” diyerek onları emzirirmiş. Bir gün kurt kapıya gelmiş, anneleri gibi melemiş. Kuzular, sesi kalın olduğu için inanmamışlar. Kurt da gidip yumurta içmiş. Sesi incelmiş, ancak kuzular ayaklarını görmek istemişler. O da gitmiş, ayaklarını una bulayıp yeniden gelmiş. Bu sefer kuzular kanıp, kapıyı açmışlar. Kurt da onları yemiş. Anneleri gelince olanları anlamış. Bir kuyu açmış, içini çili çırpı ile doldurmuş. Üstüne bir minder koymuş. Sonra da yola çıkıp, kurdu görmüş ve “Ayşe’m ile Fatma’m öldü, onlar için yemek vereceğim, buyur gel” diyerek davet etmiş. Kurt iştahla gelmiş. Mindere oturunca, kuyuya düşmüş. Koyun, çıh çırpıyı tutuşturunca, kurt yanarak ölmüş.
Tilki:
Tilki, çok acıkınca bir delikten bağa girer. İyice karnını doyurur, fakat bu sefer de girdiği delikten geri çıkamaz. Ölü taklidi yaparak uzanır. Bağ sahibi, gelince yenen üzümlerini ve ölen tilkiyi görür. Söylene söylene kuyruğundan tutup dışarı fırlatır. Tilki hemen kaçar. Ertesi gün, arkadaşlarına “Ben bir bağ aldım, hadi gidelim” der. Bütün tilkiler doluşurlar bağa, başlarlar yemeye. Bizim tilki hem yer, hem gelip delikte geçip geçemeyeceğini öl-çermiş. Tabii bağ sahibi farkına varıp da gelince, olanları görür. Kurnaz tilki hemen delikten kaçıp gider. Diğerleri kaçamaymca, bağ sahibi bunlara ver eder dayağı.
Kuyruğu Zilli Tilki
Bİr zamanlar kuyruğu zilli bir tilki varmış. Seyahate çıkacağı için, zilini bir çam ağacına asmış. Tam on dört yıl sonra da gelip zilini geri istemiş. Çam vermeyince, kesmesi için baltaya gitmiş. Balta olmazlanınca, baltayı yakması için ateşe gitmiş. Ateş razı gelmeyince, ateşi söndürmesi için suya gitmiş. Su razı gelmeyince, suyu içmesi içm öküze gitmiş. Öküz razı gelmeyince, canavara öküzü yemesi için gitmiş. Canavar razı gelmemiş, bu sefer de canavarı parçalamaları için, çoban köpeklerine başvurmuş. Köpekler da önemsememişler. Bu defa da çobana, köpekleri dövmesi için gitmiş. Çoban gülüp geçmiş. Çobanın çarıklarını yemesi için, fareye gitmiş. Fare kabul etmeyince, onu yemesi için kediye gitmiş. Kedi, “Ben güzel ekmekler yiyorum, neyime lazım fare” deyince; kediyi kocakarıya şikâyet etmiş. Kocakarı, kediyi dövmek için peşine düşünce; kedi fareye atlamış, fare çarığa atlamış, çoban köpeklere, köpekler canavara, canavar öküze, öküz suya, su ateşe, ateş baltaya, balta çama atlamış ve “tak, tuk” çamı yere düşürmüş. Tilki de çama asılı olan zilini alıp, yoluna devam etmiş.
Tilki ile Yılan:
Yılanla tilki arkadaştırlar. Bir sudan geçerken, yılan tilkinin üstüne biner. Tam yolun ortasında tilkinin boynundan sıkarak öldürmek ister. Tilki, işi anlamazlığa vurup, “başını uzat da bir öpeyim” der. Yılan başını uzatınca da, ısırıp öldürür. Sonra, ölü yılanı yere uzatıp, “Eğri büğrü arkadaşlığın sonu budur” diyerek yoluna devam eder.
Kral Padişahının Kızı:
Bir bizim Padişah, bir de Kral Padişahı varmış. Bizim Padişah, Kral Padişahının kızını oğluna almak istiyormuş. Ancak, iki sene harp ettiği halde, bir türlü kızı oğluna alamamış.
Oğlan bunu duyunca, altına bir küheylan, heybesinin iki gözüne de altın doldurarak, kızı almak için yola koyulmuş. Yolda, önüne çıkan bir ejderhayı oklayıp öldürünce içinden bîr kız çıkmış. Kızı alıp babasının yurduna götürmüş. Meğer kız, periler padişahının kızı imiş. Oğlana, “Dile benden ne dilersen?” diye sorunca, oğlan da, kız tembihlediği için, “koynundaki cevizi” demiş ve almış. Kız, cevizin marifetlerim bir bir anlatmış. Sonra oğlan oradan ayrılmış.
Yolda bir dervişe rastlamış. Koynundaki cevizin marifeti ile güzel bir sofra kurmuş, yemişler. Sonra dervişin, istediğini getiren asası ile oğlan cevizi değiştirmiş. Bir müddet yol aldıktan sonra, asayı gönderip cevizi dervişin elinden geri almış. Sonra, yine yolda bi dervişe denk gelmiş. Bu dervişin ise asa ile cevizden daha fazla işe yarayan kabağı varmış. Kabakla cevizi değiştirmişler. Oğlan, dervişten ayrıldıktan sonra, yine asayı gönderip cevizi geri getirtmiş. Sonra, bu sefer de insanı görünmez yapan külaha sahip bir derviş ile karşılaşmış. Cevizle, külahı değiştirmiş. Yine aynı şekilde asayı gönderip, cevizi getirtmiş. Bizim oğlan alıştı ya, yine karşılaştığı başka bir dervişin seccadesi ile cevizi değiştirip, sonra yine asası ile kendisine getirtmiş.
En son elde ettiği marifetli seccadeye binmiş ve Kral-Padişahının sarayının yanına inmiş. Kendisini görünmez yapan külahı giyerek padişahın kızının yanına kadar gitmiş. Külahı çıkarınca görünmüş ve kızla kaynaşmışlar. Sonra, oğlan ile kız, seccadeye binerek kaçmışlar. Padişah, ordusu ile bunları takip etmiş. Oğlan, kabağın içindeki Arap’a seslenerek kendisine Kral-Padişahı incitmeden getirmesini söylemiş. Arap, kralı getirmiş. Kral-Padişahı kızını vermeye razı olmuş. Oğlan, kız ve ordusu ile beraber babasının memleketine varmış. Fakat babası oğlunu Öldürmek ve hem kıza, hem de elindeki sihirli eşyalara sahip olmak istemişler. Bunun üzerine oğlan, babasını ve onunla işbirliği yapan anasını Öldürtmüş. Kendisi de tahta kurulmuş. Böylece mesut, bahtiyar yaşayıp gitmişler.
Kara Tavuk:
Vakti zamanın birinde çok fakir bir hamal varmış. Fakirlikten iyice bunalınca, yollara düşmüş. Yolda rastladığı bir derviş, ona bir kamçı vermiş ve bu kamçı ile, tepenin başındaki köşkte bulunan huriyi kendisine, “Kara Tavuk”u verinceye kadar dövmesini tembihlemiş. Nitekim adam söyleneni yapmış ve kızdan aldığı tavukla, evine dönmüş. Sabahleyin tavuk yumurtlamış. Adam yumurtayı satmak için pazara giderken, yolda onu gören bir keşiş bin Ura vererek yumurtayı almış. “Her gün bana getir, paranı al” demiş. Böylece hamal, kısa zamanda Karun kadar zengin olmuş.
Bir gün hacca gitmeye niyetlenmiş ve çocuklarını hanımına bırakarak yola düşmüş. Bu arada keşiş hastalandığı için, keşişin oğlu yumurtaları almaya geliyormuş. Bu arada, adamın karısı ile de işi pişirmişler. İş Öyle bir hale gelmiş ki, kadın oğlanın aşkından, önce yumurtaları bedava vermeye, sonra da kara tavuğu kesmeye razı olmuş. Bu arada çocuklarından kurtulmak için de yemeklerine zehir koymuş. Aşçı tembihlediği için, çocuklar yemekte kavga çıkarıp kaçmışlar.
Gele gele, kuş uçurulup, padişah seçilen bir ülkeye gelmişler. Kuş devamlı gelip küçük oğlanın başına konuyormuş. Mecburen çocuğu padişah yapmışlar. Padişah olan çocuk, anasını ve babasını bulunduğu memlekete getirtmiş. Bu arada, baba da hacdan dönmüş. Kadının ifadesini alarak yaptığı suçlan itiraf ettirmişler. Oğlan, anasının boynunu vurdurtmuş. Babasına da kendilerine yardım eden aşçı kadını almış. Kendisi de evlenmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.




DEVE KUŞU İLE ASLAN MASALI
Deve kuşu bir aslanın geldiğini görünce çok korkmuş. Hemen kafasını kuma sokmuş. Aslan deve kuşunun yanına gelmiş, çevresinde bir iki tur atmış. Karnı tokmuş aslanın konuşacak arkadaş arıyormuş.
Deve kuşunun arkasında durmuş. Pençesiyle deve kuşunun ayağına şöyle bir dokunmuş.
“Arkadaş, bakar mısın? Biraz sohbet edelim, canım sıkılıyor da” diyecekmiş ki burnunun üstüne yediği tekme ile sırtüstü yere yığılmış.
Deve kuşu şaşkın bir halde ne oldu, kime vurdum, diyerek kafasını kumdan çıkarmış. Bakmış aslan boylu boyunca yatıyor. Öldüğünü zannetmiş. Çevrede ne kadar deve kuşu varsa toplayıp getirmiş.
Başlamış palavra atmaya:
“Yok işte aslan gelip ona sataşmış. Bu da demiş ki: Bak aslan git sonra canını yakarım. Aslan hakaret etmiş, bunu itelemiş. Bu da aslanı ayağının altına almış, çiğnemiş, yerlerde sürüklemiş.“
Diğerleri de deve kuşuna katılmışlar. Atmışlar, tutmuşlar. Biz olsaydık şöyle yapardık, böyle yapardık diye.
Baygın aslan kendine gelince bakmış herkes atıp tutuyor. Bir kükremiş, yer gök inlemiş. Bütün deve kuşları kafalarını kuma sokmuş. Aslan orada fazla eğlenmemiş, kaçıp gitmiş.

ALİ BABA NIN ÇİFTLİĞİNİ ÖĞRETİRKEN YANIMDA HAYVAN RESİMLERİ YOKTU OLDUKÇA ZORLANDIM. SINIFTA BİLGİSAYAR VE AKILLI TAHTA OLMAYINCA ZOR … RESİMLERİ GÖSTERİRSEK DAHA ANLAMLI OLUR
1- Oyun hamurlarıyla çeşitli şekillerin yapılması ve anlatılması40 DAKİKA
İŞTE BUNU ÇOK SEVDİLER VE UMMADIĞIM ŞEKİLLER ÇIKTI. AĞAÇLAR ÜZERİNDE ELMALAR GÜNEŞ BEBEK LAHMACUN PİZZA BİLE YAPTILAR ))
1-Okul ve sınıf kurallarının söylenmesi 40 DAKİKA
SINIF KURALLARININ BİR KISMINI DÜN ASMIŞTIK BİRAZ DAHA GENİŞ BİR DOSYAYI DA EKLİYORUM
1- Oyun hamurlarıyla çeşitli şekillerin yapılması ve anlatılması 40 DAKİKA

OYUN OYNAMAYINCA SIKILIYORLAR
NE OLUR NE OLMAZ HAVADA YAĞMURLU BAHÇEYE ÇIKAMAZSAK LAZIM OLUR

SİNCAP VE CEVİZ
Bütün öğrenciler yerlerinde otururlar. Bir öğrenci
sincap olur ve ceviz olarak eline silgiyi alır. Diğer
öğrenciler, baslarını sıralarının üzerine koyarlar (
Uyuyormus gibi ). Yalnız bir elleri, avuçları açık
olarak yandadır. Sincap, cevizle arkadaslarının
arasındadolasırken, Cevizi ( Silgiyi ) bir
arkadasının eline bırakır ve yerine oturmak üzere
kaçar. Yerine ulasıncaya kadar yakalanamazsa
kurtulur. Eline ceviz konulan öğrenci sincabı
yakalayamazsa kendisi bir sonraki oyun için sincap
olur.

BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
“…Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarıiken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi.” Peçevî tarihi, s. 355

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafındaotluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tamhisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra “Ah…” dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa… bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş… Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin’e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, Toygun Paşa’nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal’den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıfyüzünü buruşturdu:
“Palanka… amma topu tüfeği kaç kişi?” dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberindegötürmüştü..Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti. Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
– Oynamayın şu hayvanla…
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı’dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert, gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi birşeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder, geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona “bizim yarasa” derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerame-
tine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
– Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı’nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar’a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı. Kalbinde ağır bir elem duydu. “Hayırdır inşallah” dedi. Canı o kadar sıkılıyordu ki… Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.
… Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.
– Hey, çavuşbaşı… Hey!…
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
– Ne var?
– Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
– Bize geliyorlar… dedi:
Çavuşa döndü:
– Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi… “Ama, yine haklarından geliriz!”dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen “haber topları”nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen “İşaret topu” atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar:
– Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?
Kuru Kadı:
– Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de “deli” derlerdi: Deli Mehmet, Deli Hüsrev… Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil’at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: “İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil’at nadanları sevindirir…” derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar, kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar… alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin’di. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal’in “Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil”e, Zebur’a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
– Pekâlâ!… Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
– İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüzon kişiden ibaret olduğumuzu anlamış… üzerimize ikibin kişi ile geldi. Teklif ettiği “Vire”yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
– Öyleyse hazır olalım. Haydi…
Bir gürültüdür koptu;
– Hazırız…
– Hepimiz, hepimiz…
– Hepimiz, hepimiz hazırız.
– Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
– Yatağanlanmız keskin…
– Bugün nusret bizim.
– Amin, amin…
Kuru Kadı, “Ey alemlerin rabbi” diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi, yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
– Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel… Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
Kuru Kadı’nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular… bir ağızdan.
– Aç bize kapıyı, aç… diye bağırmaya başladılar.
Kuru Kadı’nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
– Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda olsun… Özellikle yarın kurban bayramı… Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma… hem de arife. Bugün hacılarımız Arafat’ta, diğer mü’minler camilerde bizim gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler… Bunda şüphesi olan var mı?
– Hayır.
– Hayır, asla…
– Hayır.
– O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım… Ne dersiniz?
– Hay hay!
– Uygun…
– Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin’in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri “Vire” münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan “işaret topları” işitildi. Bu, “Biz, dörtnala geliyoruz” demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
“Allah, Allah” naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal’e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi.
… Bozgun başladı.
Deli Mehmet’le Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin’in alayına dalmış kesiyor, kesiyor… inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmet’i aradı. Bakındı, bakındı.Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı… Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı… Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda, bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı… Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını salla****** avazı çıktığı kadar bağınyor,
– Mehmet, Mehmet!… Canını verdin!… Bâşını verme Mehmet!…
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki… Kuru Kadı: “Vah Deli Mehmet’miş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki… Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
– Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı’ya doğru koşarak sordu.
– Nasıl, gördün mü bu civanı?
– Görmedin mi?
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
– Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
Düşman kaçıyor… Deli Hüsrev’in kalkması Kuru Kadı’yı baştan can verdi, “Allah Allah” diyerek ileri atıldı. Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne “gece siyah saçlarını” dağıtırken çağırıcının
– Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti… Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet’in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu taze mezarın başına çöktü. Ezberden “Yasin” okumağa başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet’in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı’nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
– Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
Kuru Kadı’nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev’in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye… Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:
– Hüsrev.
– Efendim?…
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı, başı kabak Deli Hüsrev… daha Kuru Kadı bir şey sormadan,
– Gördün mü Deli Mehmet’in zevkini? dedi.
– Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?
– “Gözlüye hotti gizli yoktur!”
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.
…Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet’in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.
Grijgal’de, komşu palankalarda Kuru Kadı için “Deli oldu” diyorlardı. Her an “sonsuzluk” badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme, sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl “deniz çanağa sığmaz”sa, onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu “Mevlid-i Şerif” lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet’in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı’nın arkasına dokundu.
– Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın…
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
– Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören oldu mu?
– Bir gören daha var. O “can” herkese görünmez.
– Kimdir?
– Bilemezsin…
– Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?
– a şehitlik müjdesidir!” İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!…
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki… kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile Budin’den gelince, onun hallerine dayanamadı. Nihayet “bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz” diye geriye göndermeye mecbur oldu.
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadı’yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra…
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı, yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunu zanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin “gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli” sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?…..
ARİTMETİK İYİ KUŞLAR PEKİYİ
26 Mart 2008 tarihinde admin tarafından eklendi.
ARİTMETİK İYİ KUŞLAR PEKİYİ

KONUSU: Cemal Süreya’ya göre, çocuklara her şeyi anlatabilirsiniz. Bu anlayışla, Çocukça Dergisi’nde, çocuklara yönelik, hemen her konuda yazılar kaleme almıştır. Kitap, bu yazılardan oluşmaktadır.

Lacivert İpek Helikopter:

Pırasaya gözlük takın, aynı ona benzer. Yanlış anlamayın, çok sevimli ve çok bilgili bir adamdır. Yolda karşılaştık. Dergideki yazılarımı sordu. “Yeni başlayacağım, neler yazayım?” diye sorduğumda,
“Çocuklar her şeyi anlar, onlara enflasyondan bile söz edebilirsin. Savaşlardan söz et, her ay çıkan kitaplardan, şairler, ressamlar, uzay bilginleri, çevre kirlenmesi,..”
” Bilgi de vermekle birlikte, asıl amacın onlara okuma keyfini tattırmak olsun. Bilgiçlik taslayan şeyler yazma. Serüvenlerden, düşlerden söz et. Sözgelimi lacivert İpek helikopterler uçsun yazılarında…”
Böylece, ilk yazının konusu ve başlığı çıkmış oldu.

Altı Kitap:

Ne kitaplar var! Küçük Prens’i okudunuz mu? Ya “Kırmızı Ba~ lon”u? Alis’i tanıyor musunuz? “Alis Harikalar Ülkesirıde”yi okuyacaksınız, değil mi? “Define Adası”nda bir adam var eli kesik.
“Gülliver’in Yolculukları”m da okuyun. Ha bir de “Robinson” var.
Bunları söylüyorum ya, aslında elinize ne geçerse onu okuyun. Ya bir şey geçmezse… O zaman da oturun, bana mektup yazın.

Issız Ada:

Ali’nin canı çok sıkılıyordu. Uzak bir yere gitmek istiyordu. Bir dünya haritası buldu, parmağını ismi bile yazılı olmayan, küçük bir adanın üstüne koydu. Oraya gidecekti. Gerekli eşyaların listesini yaptı. Ailesini, arkadaşlarını, okulu, köşedeki bakkalı, dedesi ve dedesi için bütün izmir’i, arkasından bütün ülkeyi…
Ama, Türkiye’yi alıp götürürse, oluşacak boşluktan denizler birbirine karışır, dünyanın haritası bozulurdu.
O zaman dünyayı da götürmeliydi adasına. Düşünün 5 milyar insan…
Elbet birtakım güçlükleri de vardı bunun. Ee, ne yapalım, o kadarı da olsun artık. Biz işimize bakalım. Yolcu yolunda gerek. Bütün bunları yaparken Nuh Peygamber kadar ciddiydi.
İşte gidiyordu. Artık canı sıkılmayacaktı.

Dört Büyük Şair:

Dört büyük şair için anma törenleri düzenlenmiş, şiirleri o-kunmuş, sanat güçleri hatırlanmıştı. Kimdi bunlar? Biri Yahya Kemal Beyath. Öbürleri Namık Kemal, Ahmet Haşİm ve Orhan Veli Kanık.
Namık Kemal özgürlük ve yurt şairidir.
Yahya Kemal, Türkçenin güzelliğini çok iyi bir biçimde ortaya koydu. İstanbul’u yazdı.
Şiirimizi çağdaş çizgiye getirenlerden biri de Ahmet Haşim’dir. Yalnızlık duygusunu, hüzünleri işlemiştir.
Orhan Veli, şakacı bir şair. Dili de bugünkü dil. Ne yazık ki genç yaşta öldü.
Bir de Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday, Oktay Rİfat var. Daha niceleri… Ülkemiz şairler ülkesi… Homeros bile burada yaşamış. Günümüzde, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, İsmail Uyaroğlu, Cahit Külebi…



İki Annesi Vardı:

Çıkardığım dergide, yazmak için Ahmed Ariften hayat öyküsünü istemiştim. Beni kırmadı. Her hafta İstanbul’dan Ankara’ya kaim iki zarf geliyordu. Bunlar birikti. Kitap olarak basama-sam da bu yazının ilk cümlesi aklımdan hiçbir zaman çıkmaz. Öyküsü şöyle başlıyordu: “Benim iki annem oldu.”
Ahmed Arif annesini kaybetmiş ve babası başka biriyle ikinci kez evlenmişti. Ahmed Arif, onu da öz annesi gibi sevmiş ve ona hep “Anne” diye hitap etmiştir.
Annemizin, babamızın yerini hiç kimse tutamaz. Ancak, onlardan birisi şu ya da bu sebeple yanımızda değilse ve yerine yeni birisi gelmişse, onu da sevmeli ve alışmalıyız. Her üvey anne ve baba masallardaki gibi kötü değildir. Her şey karşılıklıdır. Sevgi, sevgiyi çeker…

Gülmek:

Eve dönüyordum. Baktım bizim gözlüklü orada. Görür görmez başladı eleştirmeye: “Küçük şeyleri yaz, küçük şeyler Önemlidir. Yazılarını takip ediyorum. Yine sürekli bilgiçlik taslıyorsun. Daha içten olamaz mısın? Sözgelimi, Atatürk’ün kuru fasulyeyi sevdiğini biliyor muydun?”
“..?”
“Ya Napolyon’un midesinde ülser olduğu için, elini hep midesinin üzerinde tuttuğunu? Napolyon biraz gülebilseydi, ülseri azalırdı.”
“Gülmek, dünyaya iyimser ve eğlendirici biçimde yaklaşmaktır. Bu da gülen kişiyi güçlü yapar. Gülen yüz, her zaman güzeldir.”

Ünlü Ressam:

Ünlü ressam yavaşça konuşuyordu: “Çocukların yaptıkları resimlere bayılıyorum. Çok özgür çalışıyor onlar. Yuvarlak bir kedi çizmek isteyenler bile bazen cetvel kullanıyorlar. Resim yaparken cetvel kullanılmaz, elle yapılacak, isterse yamuk olsun.”
“Ressam kime denir? ”
“Renklerle yaşayan kimseye.”
“Şair?”
“Şair de sözcüklerle yaşar.”

Renkler Ölmüyordu:

Çocuk, okul çıkışında her gün buradan geçerdi. Bu kalabalığı ve İnsanları seviyordu. Bir an bütün ders kitaplarının sokakta yürüdüğünü düşündü. Bir adam alışveriş yapıyor, işte Sosyal Bilgiler. İkisi de konuşunca Dilbilgisi ortaya çıkıyor. Büfeci paranın gerisini adama veriyor. Bu da Aritmetik.
Bir kadın, kızını elinden tutmuş sürüklüyor. Böyle kadınlar da var. Belli ki kız annesinden bir şeyler istemiş. İşte bu Masal.
Otobüsler tıklım tıklım dolu. İçlerindeki her insan ayrı kişi; ayrı özlemleri var hepsinin. Roman olmuyor mu bu?
Peki Şiir ne? Bütün bunların hepsinin kendisinde uyandırdığı karışık ama güzel duygu mu yoksa?
Çocuk çantasını bir elinden diğer eline geçirdi. Ağır gelmiyordu. Bir şey artık ağır gelmiyorsa, bilin ki bu yaşama sevincidir.
Düşündü çocuk: “Ne kadar sevgin varsa, o kadar iyi yaşarsın.”

– Hava soğuktu, ama renkler kolay kolay ölmüyordu.

avatar
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 2534
Kayıt tarihi : 12/01/09
Yaş : 45

Kullanıcı profilini gör http://moral.forumr.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

KİTAP ÖZETLERİ Kapıları Açmak Mustafa Kutlu

Mesaj  Admin Bir C.tesi Haz. 10, 2017 9:36 am

Kapıları Açmak Mustafa Kutlu
Kapıları Açmak kitabında Mustafa Kutlu, yitik bir yaşamın öyküsünü sunuyor. Yazarın usta kalemini konuşturduğu, yalın ve akıcı bir dille yazdığı kitap, elinizden bırakamayacağınız cinsten.

Zehra, uzak bir kıyı kasabasında yaşayan güzel bir kızdır. Fakat bahtı, kendisi kadar güzel değildir. Abisi Ahmet, annesi Melek Hanım ve babası Arif Bey ile yaşamakta, komşuları ve babasının en yakın arkadaşı Mahir Hoca'nın oğlu Cihan ile evlenme hayalleri kurmaktadır. Fakat Cihan çok çekingen olduğundan birbirlerini ne kadar sevseler de bir türlü evlenememektedirler.

Ağabeyisinin para tutkusu Zehra'nın kötü sonunu hazırlar. Kasabanın en zenginlerinden ve "İpsiz Kemal" denen biriyle paraya ihtiyacı olduğu için bir ortaklık kurmak ister. Kemal'e bunu söylediğinde çok hoş karşılanır. Çok şaşırmıştır. Fakat sonra nedeni ortaya çıkar: Kemal'in bir şartı vardır, eğer bu ortaklık olursa Zehra'yı kendisine verecektir. Ahmet başta itiraz etse de sonraları kabul eder. Kemal de Zehra'yı kaçırıp İstanbul'a götürür. Fakat ortaklık hiçbir zaman gerçekleşmez.

Zehra perişan bir haldedir, Kemal onu büyük bir evde Hanife diye bir kadınla baş başa bırakmıştır. Tek kelime etmeden pencerenin başında akşama kadar Kemal'i beklemekte, sonra da yine aynı hissizlikle Kemal'le beraber olmaktadır. Kendini çok yalnız hissetmektedir. Kemal başta birkaç günde bir gelmeye başlar, sonraları da ayağını hepten evden keser. Zehra bu arada ne yapacağını bilememektedir. Hanife ile az da olsa sohbet etmeye başlamıştır. Bu sırada üst kat komşusu Gül ile de tanışır. Gül bir pavyonda çalışmaktadır. Gül'ün koruyuculuğunu yapan Rasim'le Kemal'in ortak olduğunu öğrenir. Kemal'in başı belaya girdiğinden yurt dışına kaçmıştır. Gül ile Zehra zamanla can dostu olurlar. Fakat artık Kemal de olmadığından Zehra nasıl geçineceğini bilemez. Gül ile bir karar verirler. Zehra üst kata taşınacak, böylece iki ev masrafı bir eve inecektir. Zehra Gül'den oyuncak bebek yapmasını öğrenir. Fakat günler böyle geçmez, tekrar para sıkıntısı baş gösterir. Zehra'nın pavyonda bulaşıkçılık yapmasına karar verirler. Fakat garson olarak başladığı pavyonda zamanla bir "pavyon gülü" haline gelir. Fakat çeşitli numaralar çevirerek sürekli tam bir beraberlikten kaçınmaktadır.

Bir gece, Zehra buralardan kaçmaya karar verir. Kasabasına, baba ocağına geri dönecektir. Dedikodununu alıp yürüyeceğini biliyordur, fakat bunlara dayanacaktır.

Köyüne geri döndüğünde annesi ve babası onu sevinçle karşılasa da ağabeyisi onu kapı önünde evire çevire döver. Mahir Hoca da onu alıp evine götürür. Orada Cihan ile karşılaşırlar. Cihan hala evlenmemiştir. Zehra'nın caminin müştemilatında kalmasına karar verirler. Temizlenip, eşyalar getirilen müştemilat çiçek gibi olur. Zehra da orada yaşamaya başlar. Başlarda çok fazla dedikodu olur, Zehra'nın müştemilatta kalmasına itiraz ederler. Fakat bir gece kapısına dayanan serserileri silahla ayaklarından vurunca herkesin sesi kesilir. Hatta 'Zehra'ya helal olsun. Namuslu kızmış.' konuşmaları başlar bu kez de. Zehra bir geçim kaynağı olması açısında evinde bebek yapıp dükkanlara satmaya başlar. Eline iyi para geçmekte, gül gibi geçinmektedir. Ağabeyisi olmadığı zaman da babasıyla annesini ziyarete gitmektedir.

Fakat bir gün Kemal kasabaya geri döner ve çok daha iyi bir teklifle Ahmet'in karşısına çıkar. Geçen seferki paranın iki mislini verecek, karşılığında da Zehra'yı geri alıp nikahlı karısı yapacaktır. Ahmet yine başlarda itiraz etse de sonra kabul eder. Kemal bir gece kapıya dayanınca Zehra silahını çıkarıp onu kalbinden vurur. Zehra bu kez de ağabeyisi yüzünden mahpusa düşmüştür.
BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK ÖZET

Bülbülü Öldürmek  özgün adı İngilizce: To Kill a Mockingbird  adlı roman , Harper Lee’nin 1960 da yayınlanan Pulitzer ödüllü  ilk ve tek [1]romanıdır.  Eser yayınlandıktan sonra büyük bir yankı yapmış,  büyük bir başarı kazanarak, Amerikan Edebiyatı’nın klasikleri arasına girmiştir. [2]

Roman 1930 lu yıllarda Amerika’daki ırkıçılığı ve ırkçılığın ulaştığı son noktaları bir çocuğun gözünden ifşa etmektedir. Kitap yayımlandığı yılın ertesinde Pulıtzer ödülünü almış,  roman oluşturduğu yankı nedeniyle ve  ödül de aldıktan sonra film yapımcılarının dikkatini de çekmiş romandan uyarlanan film ise  1962 de vizyona girmiş;  bu film üç dalda oscar  ödülü almıştır. [3]

Roman, yazarın kendi yaşam öyküsünden derin izler taşımakta,  roman yazarın 1936 yılında, on yaşındayken yaşadığı bir olayı temel almaktadır. [4] Romanın konusu yazarın 1936 yılında, on yaşındayken yaşadığı bir olayı temel alarak i bu olayın  ailesi ve komşuları üzerindeki etkilerini gözlemleyerek kendi gerçek yaşamında vuku bulan bu olayı roman haline getirmiştir.

Bu roman yazarın bilinen  ve yazılmış ilk ve tek romanıdır.  Romandaki olay ABD’nin güneyinde Alabama Eyaletinde ve  Maycomb adlı kurgusal bir kasabada geçer.  Roman Jean Louse “Scout” Finch adında küçük bir kızın bakış açısından anlatılmıştır. Roman  gerçekte yaşandığı yerlerde değil hayali bir kasaba  geçiyormuş gibi anlatılmış, gerçektekinin aksine kişlerin isimleri ve konumları da değiştirilmiştir.

Romandaki “Dill” karakteri yazar Harper Lee’nin çocukluk arkadaşı olan Truman Capote’dir. O zamanki adı Truman Persons olan Capote, tıpkı romanda Dill’in Scout’ların kapı komşusu olduğu gibi, Harper Lee’nin kapı komşusudur.

Bülbülü Öldürmek  dünyada en çok satan romanlar arasında yer almaya devam etmekte olan çok satan kitpalar arasında yerini korumaktadır.  Roman  aynı adıyla , başrolde Gregory Peck’in yer aldığı, klasik bir filmin de konusu olmuştur.

ROMANIN FİLMİ

Senaryosunu Horton Foote'un uyarlayıp yazdığı Robert Mulligan’ın yönettiği,  önemli rollerinde Gregory Peck, John Megna ve Frank Overton paylaştığı 1961  de vizyona giren  filmin yapımcısı Alan J. Pakula'dır.

Film sekiz dalda birden aday gösterildiği  1963 Nobel- Akademi Ödülleri'nden-  "en iyi erkek oyuncu", "en iyi sanat yönetimi" ve "en iyi uyarlama senaryo" dallarında olmak üzere üçünü kazanmıştı. Ayrıca Cannes Film Festivali'nde Robert Mulligan'a "Gary Cooper Ödülü" verilmişti.Film özgün müziği de  Altın Küre ödülünü kazanmıştır.[5]

Bülbülü Öldürmek romanın filmi " ABD de "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilmiş ve Kongre Kütüphanesi'nin "Ulusal Film Arşivi"nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.” [6]

ROMANDA ZAMAN

Olaylar İki senelik bir zaman dilimini içerir.  Olaylar bir yazın başlangıcından bir sonraki sonbahara kadar devam eder.

ROMANDA MEKAN

ABD’nin güneyinde Alabama Eyaletinde ve  Maycomb adlı kurgusal bir kasabada geçen olayda kasaba ve insanları detaylı olarak tanıtılır. İç mekanlar yoğunlukla kullanılmış, dış mekanlara da büyük ölçüde yer verilmiştir. Mekan tanıtımında tasvirlere de yer verilmiştir.



KONUSU

Scout ve Jem Dill  ile çok yakın arkadaştır. Dill’in  babası olan avukat Atticus Finch’in asılsız bir iddiayla yargılanan bir zenciyi savunmakla görevlendirilir.  Fakat tüm kasaba   Dill’in babsı avukat, Atticus Finch’e cephe almıştır.  Olaylar kasabalılarla ters düşen Atticus Finch’in etrafında şekillenecek Scout , Jem ve Dill’in dostlukları ve komşulukları da olaydan çok etkilenecektir.

Önyargılı,  ve riyakâr Güneylilerin  ırk ve sınıf ayrımlarını Scout ve Jem Finch adlarındaki iki çocuğun bakış açısından aktaran roman, kent halkının bu yaklaşımlarına ve vicdanlarına karşı tek başına karşı koyan insancıl bir avukatın  mücadelesini  ırkçılık , vicdansızlık ve riyakarlık fonları içinde anlatmaktadır.

Roman  zenci, ve beyaz çatışmasını ele alan;  ırkçılık konusunda insana ve sevgiye değer vermek gerektiğini öneren bir eserdir.



KİTABIN ÖZETİ

( Not Eserin Özeti : http://www.bilgicik.com/yazi/bulbulu-oldurmek-harper-lee-roman-kitap-ozeti/) dan alınmıştır. )

1800 lü yıllarda İngiltere’den Güney Amerika’ya göç eden ve Alabama Eyaletine bağlı Maycomb adında bir kasabaya yerleşen Atticon kendinden 15 yaş küçük bir bayanla evlenir. Jem ve Jem’den 4 yaş küçük Scoud adında 2 çocukları olur .Scoud doğduktan 2 yıl sonra annesi ölür. Bu yüzden annesinin varlığı ya da yokluğu kendisini pek etkilemez. Buna karşılık Jem’i çok etkiler. Arada bir oyun sırasında Jem’in iç çekip kenara ayrılması annesine duyduğu özlemdendir.

Jem 13 yaşlarında Scoud ise 9 yaşlarındadır. Roman otobiyografik bir tarzda ve kahramanı olan Scoud’un ağzından yazıldığı için romanın genelinde çocukca bir bakış açısı hakimdir.



Yazar 1 nci bölümde; kendi ailesini nereden geldiklerini ve genel özelliklerini fazla teferruata inmeden tanıtır. Kasabayı, kasabadaki ilginç olan Radley ailesini tanıtır. Boo adında Radley’lerin bir çocuklarının kayboluşu, Radley’lerin evden dışarı çıkmayışı ve evlerinin kapısının sürekli kapalı oluşu Radley’leri kasabalıların, özellikle de çocukların gözünde bir hayalete çevirir. Evlerini de bir kabushaneye çevirir.

2 nci bölümden itibaren kasabanın sosyal yaşayışı siyasal durumu işler.4 ncü bölümde yazar kasabada yaşayan halkın gelenek görenekleriyle çeşitli ata sözlerini de katarak anlatır.(Asıl sahibi çıkmayınca mal bulanındır. gibi) Kızılderililer ile ilgili büyüler anlatır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Yazar yani kahraman olayda tek kahraman değildir. Olayda ön plana çıkanlar yazarın kendisi, kendisinden 4 yaş büyük olan kardeşi Jem, felsefi görüşlerini söylettiği babası Atticon ve çocukluk aşkı Dill’dir.

Amerika iç savaşından sonra (kuzey – güney) kasabada olan değişiklikler toplumsal yaşam, olup bitenler çıplak bir gözle işlenir. Kahraman, olayları çocukluğunda yaşadığı için her şeyi çocukça bir dünyada anlatır. Çocukların oyun dünyasını, zevklerini, merakını, çocuk psikolojisini, buluğ çağına giren çocukların göstermiş olduğu ruhsal değişiklikleri, yalnız kalma isteklerini olaya yayarak ve de derin tasvirlerle destekleyerek açıklamaktadır.

Yazar Maycomb kasabasındaki gelenek görenek, siyasal yapı, sosyal yapı, dinsel yapı ve benzeri bütün davranışları olaylarla anlatır. Örneğin kasabadaki dayanışma duygusunu şu şekilde bir cümleyle açıklar: Yangın Bayan Maundlie’nin evini sessizce yiyip bitirirken sokak insan ve arabalarla dolmaktadır.” Yazar kasabadaki yaşantıyı özellikle zencilere karşı yapılan ayrımcılığı ve horlanmayı, babasının zencilerin avukatlığını yaparken kasabalı beyazlar tarafından pis zenci dostu biri olarak sıfatlandırılmasını aktarır. Kasabadaki zencilerin yaşadıkları mahalle ve kiliseleri ayrıdır. Çocuk gözüyle olaya yaklaşan kahraman bunu pek yadırgamakta,ve neden böyle olduğunu babasına ve amcasına sorarak,bu sorularla cevabını bulmaya çalışmaktadır. Yine malik hanelerde çalışan kölelerin oluşu o yıllardaki güney Amerika’daki siyasal yapıyı göstermek için bariz bir örnektir.

Yazar kendi fikirlerini, felsefi görüşünü romanın genelinde Attikon’a söyletmektedir. Örnek olarak:Attikon bir gün Jem’e şöyle der; arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar, yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.Yazar romanda özgürlüğü çeşitli sembollerle ifade eder. Kimi zaman yaşlı bir bayanın ölümünü özgürlüğe giden yol, kimi zaman zencilerin esaretten kurtuluşunu, kimi zamanda morfinman bir bayanın bu alışkanlıktan kurtulmak pahasına çektiği acıları anlatarak sembolleştirir.

Yazar cesareti:” Cesaretin eli tabancalı bir adam olduğunu sanmanı istemem. Mertlik baştan bitik olduğunu bilip de çabalamak, olacakları göğüsleyebilmektir. Binde bir kazanırsın ama kazandığında olur. Bayan Dobuse’de kazandı”. felsefi ve veciz sözlerle ifade etmektedir.

Dil’e olan yakınlığını ve çocukluk aşkını anlatmaktadır. Bu aşk alışkanlık ve özlemden ibarettir. Aynı bölümde kasabada çalışan işçilerin yaptıkları grevleri, taşralıların yoksulluğunu olaylarla göstererek anlatır. Kasabadaki insanların çoğunun birbirine benzemesi dışardan evlenmenin olmayışına ya da çok nadir oluşuna bağlar.

Romanın sonunda Radley’lerin kaybolan çocuğu ortaya çıkar. Fakat olayın akışına göre hiç ummadık bir yerden yeni bir kahraman romana müdahil olur.

Romanın sonlarında ilginç bir olayda Amerika’yla Almanya’nın mukayesesidir. Romana göre Amerika daha özgürlüklerle yaşayan baskıdan uzak bir ülkedir. Hukuk sistemi herkese eşittir ama fiili olarak zencilere ayrım yapılmaktadır. Almanya’da ise baskılar ve Yahudi’lere yapılan zulümler vardır. Hülasa şöyle diyebiliriz: Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasındaki hayatı, gelenek görenekleri, ekonomik durumu, siyasal yapıyı, dinsel yapıyı,1900 lü yılların başlarındaki durumu çocuk gözüyle ve çocukluk dünyasını da katarak anlatmaktadır.


KİTABIN ADI: Simyacı
KİTABIN YAZARI: Paulo Coelho
KİTABIN BASIM YILI: 1996

1)KİTABIN KONUSU: Santiago adlı gencin Kişisel Menkıbesi ile ilgili bir rüya görmesi ve bu rüyayı gerçekleştirirken yaşadağı olaylar.

2)KİTABIN ÖZETİ:
Romanın kahramanı Santiago, 16 yaşına kadar papaz okulunda okumuştur. Ancak küçüklüğünden beri hayalini kurduğu bir şey vardır: yolculuk yapmak. Santiago, 16 yaşında babasına rahip olmak istemediğini ve dünyayı dolaşmak istediğini söyler. Babası, gezmek için paraya ihtiyacı olduğunu, eğer parası yoksa çobanlık yaparak gezmek zorunda olduğunu söyler. Bunun üstüne Santiago çoban olacağını söyler. Babası ona ufak bir sürü alacak kadar para verir ve Santiago okumayı bilen bir çoban olarak yollara düşer. Yıllarca sürüsüyle birlikte Endülüs ovalarında sürüsü ile gezinir ve bütün kentleri öğrenir.

Bir gün firavuninciri bitmiş, yıkık kilise içinde dinlenirken bir rüya görür. Bu rüyayı bir kaç kere tekrar tekrar görür. Ardından Tarifa adlı kente koyunlarını kırpmak için gider ve daha önce gittiği bu kentte düş yorumcusu bir kadın olduğunu anımsar. Bu kadın bir çingenedir. Çingenelerin durmadan insanları aldattığını bilmesine rağmen, Santiago bu kadını görmeye gider ve rüyasını anlatır. Rüyasında bir çocuk Santiago'nun koyunlarıyla oynar ve daha sonra çocuk kahramanın elinden tutarak onu Mısır Piramitlerine götürür. Çocuk kahramana, "Buraya gelirsen, gizli bir hazine bulacaksın" der. Rüyasını dinleyen çingene, hazinenin onda birini verirse rüyasını yorumlayacağını söyler. Santiago bu teklifi kabul eder ve çingeneyi dinler. Çingene sadece Mısır Piramitlerin'e gitmesini söyler. Kadının çingene olduğunu ve işinin insanları aldatmak olduğunu anımsayan kahramanımız hayal kırıklığıyla falcıdan ayrılır.

Kentin papazından aldığı kitabı okumaya başlar, o sırada yaşlı bir adam gelir, okuduğu kitabın çok sıkıcı olduğunu ve dünyanın en büyük yalanını içerdiğini söyler. Santiago yaşlı adama dünyanın en büyük yalanının ne olduğunu sorar. Yaşlı adam, "Hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak hayatımızın denetimi yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur." diye cevaplar. Santiago yaşlı adama kim olduğunu sorar ve yaşlı adam Salem Kral'ı olduğunu söyler. Şüphelenen ve şaşıran kahramanımız bir kralın neden bir çobanla çene çaldığını sorar. Kral, Santiago'nun kendi Kişisel Menkıbe'sini gerçekleşirme gücüne sahip olduğunu ve bunun Santiago ile konuşmasının nedeni olduğunu söyler. Santiago Kişisel Menkıbe'nin ne anlama geldiğini bilemez ve ne olduğunu sorar. Kral, "Senin her zaman gerçekleştirmek istediğin şeydir. Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten tek bir şey istediğin zaman, Evrenin Ruhu'nda bu istek oluşur. Bu senin yeryüzündeki özel görevindir." diye cevap verir. Kral, Santiago'ya sürüsünün onda birini getirmesini böylece ona hazineyi nasıl bulacağını söyleyeceğini söyler. Ertesi gün, Santiago 6 koyunu kral için ayırır ve geri kalanı bir arkadaşına satar. Arkadaşının sürüyü hemencecik aldığını ve buna çok şaşırdığını krala söyler Kral, "Biz buna Lütuf kuralı adını veririz. İlk kez kağıt oynadığın zaman, kesinlikle kazanırsın. Acemi talihi. Hayat senin Kişisel Menkıbe'ni yaşamanı istiyor." diye cevap verir. İşaretleri okuyarak Mısır'a gitmesini söyler. Kral, Santiago'ya Urim ve Tummim adında iki taş verir. Siyah olan 'evet', beyaz olan 'hayır' demektir. İşaretleri yorumlamayı başaramadığında bu taşların Santiago'ya yardım edeceğini söyler. Gitmeden önce kral, Santiago'ya bir hikaye anlatır.

Hikayede, delikanlı mutluluğun gizini bulmak amacıyla bir bilgenin sarayına gider. Bilge ona bir kaşık içinde iki damla yağ verir ve bu kaşıkla birlikte sarayı gezmesini söyler ancak yağ dökmemelidir. Delikanlı yağı dökmeden evi dolaşır ve bilgeye döner. Bilge saraydaki güzel halıları ve resimleri görüp görmediğini sorar. Delikanlı yağı dökmemeye uğraşırken göremediğini söyler. Bilge, delikanlıya sarayın güzelliklerini görmesini söyler. Delikanlı sarayı dolaşıp, bilgeye döner ve gördüklerini heycanla anlatır. Bilge kaşık içindeki yağı sorar. Delikanlı bir bakarki yağ dökülmüş. Bunun üstüne bilge, "Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan." cevabını verir.

Santiago Mısır'a gitmek için yola koyulur. Afrika'da Arap bir çocukla tanışır. Çocuk Piramitlere gitmesine yardım edebileceğini söyler ancak Sahra Çölünü aşmaları gerektiğini ve bunun için paraya ihtiyaçları olduğunu söyler. Santiago koyunlarını sattıktan sonra yüklü miktarda parası olduğunu söyler ve bunu çocuğa emanet eder. Ancak çocuk Santiago'yu dolandırır ve parası ile kayıplara karışır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Zaman geçtikçe billuriyeci dükkanının sahibiyle daha samimi oldu Santiago ve Kişisel Menkıbe hakkında konuşmaya başladılar. Dükkan sahibi Mekke'ye gitmek istediğini ancak giderse onu hayata bağlayan hayallerinin sonlanacağını söyler.

Aradan zaman geçer, Santiago yeteri kadar para biriktirir ve Kişisel Menkıbesi'ni gerçekleştirmek amacıyla yola koyulur. Çölü aşmak için bir kervana katılır. Kervanda kendisi gibi Kişisel Menkıbesi'ni gerçekleştirmek isteyen bir İngiliz ile tanışır. İngiliz simyacı ile tanışıp, simyanın sırlarını öğrenmeyi amaçlıyordu. Yolda İngiliz kitaplarına gömülmüştü. Santiago ise çölü dinliyor, kervanı gözlemliyordu. Böylece simgeleri takip edip, Evrensel Dil'i öğreniyordu. Evrensel Dil sayesinde devenin bozlamasının tehlike işareti olduğunu, hurma ağacı dizilerinin ise mucize yansıttıklarını öğreniyordu. Kabileler arası savaş söylentileri yayılmaya başlamıştı, bu nedenle kervan vahaya doğru hızlanmaya başlamıştı. Çünkü vahada çöl kuralları gereğince savaş yapılmazdı, tarafsız bir bölgeydi.

Bir süre sonra vahaya vardılar. İngiliz simyacıyı aramak istiyordu ancak Arapça bilmediği için yardım etmesi için Santiago'ya sordu. Santiago vaha halkına simyacı ile ilgili birşeyler bilip bilmediklerini sorarken Fatima adında genç bir kız ile karşılaşır, ona aşık olur ve evlenme teklifi eder. Ancak Fatima, Santiago'ya Kişisel Menkıbe'sini takip etmesini, onunda Kişisel Menkıbe'sinin bir parçası olduğunu ve en nihayetinde kendisine döneceğini söyler. Bu sırada Fatima sayesinde simyacıyı bulan İngiliz hayal kırıklığına uğrar çünkü Felsefe Taşı'nı arayan İngiliz'e sadece “Git dene!” demişti simyacı.

Aradan zaman geçer ve Santiago çölü dinlerken imgeler görür. Bu imgeler atmacalardır ve bunu bir ordunun yaklaşmasına yorumlar.Gördüklerini vaha reislerine anlatır ve vaha reisleri savunma kararı alır.Ertesi gün vaha, kuzeyden saldırıya uğrar ama düşman bertaraf edilir .

Bir süre sonra Simyacı, Santiago ile konuşur. Ona, işaretler benim yardımıma ihtiyacın olacağını söyledi, dedi ve çölü aşmasına yardım edeceğini söyledi. Yola koyulurlar, Santiago yolda, Simya ve Evrensel Dil hakkında pek çok şey öğrenir.

Ancak bir gün bir orduyla karşılaşırlar ve ordunun reisi kim olduklarını sorar. Simyacı Santiago'yu göstererek rüzgara dönüşebilen bir simyacı olduğunu söyler. Reis onlara üç gün müddet verir. Eğer Santiago rüzgara dönüşmeyi başarabilirse onları serbest bırakacaktır, başaramazsa öldürecektir. Üç gün geçer ve Santiago bir tepenin üstünde Evrensel Dil aracılığıyla Çöl, Güneş ve Rüzgar ile konuşur. Onların yönlendirmeleriyle rüzgara dönüşür. Bunu gören Reis gitmelerine izin verir.

Mısır girişinde bir kilisede Simyacı bakırı altına çevirir, bunun bir kısmını kiliseye bağışlar bir kısmını Santiago dönüşünde alsın diye kiliseye emanet eder ve Santiago'yu Kişisel Menkıbe'sini gerçekleştirmesi için yalnız bırakır. Burdan sonra yolları ayrılır ve Santiago piramitlere gider.

Bir gün boyunca piramitlerin dibini kazar ancak bulamaz. O sırada askerler gelir ve Santiago'yu şüpheli bulurlar. Neden burda olduğunu sorarlar ve Santiago onlara hazineyi anlatır.Askerler Santiago'ya inanmaz ve onu ölesiye döverler, onun parasını alırlar. Santiago öleceğini düşünürken bir çavuş gelir ve askerleri engeller. O sırada askerlerden biri Santiago'nun yanına gelir ve kendisinde böyle bir rüya gördüğünü. İspanya’da küçük bir köydeki, harap ve ahır olmuş, içinde firavuninciri bitmiş bir kilisenin içinde toprağa gömülmüş bir hazine gördüğünü ama kendisini rüyalara inanacak kadar aptal olmadığını söyler. Santiago her şeyi anlar. Kiliseden kendi payına düşen altını alır ve İspanya'ya döner. Kocaman bir sandık bulur ve Evren'e şükreder.

3)KİTABIN ANAFİKRİ: İnsanların kaderi kendi ellerindedir ve eğer bir şeyi çok istersek evren onu gerçekleştirmek için harekete geçer yeterki umudumuzu kaybetmeyelim.

4)KİTABIN DİLİ: Kitabın dili sade ve akıcıdır. Pek çok tasvir kullanılmıştır.

5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap pek çok yönden sürükleyici ve öğreticidir. Pek çok konuyu felsefik bir açıdan incelemiştir. Bu yeni bir bakış açısı ve umut katmaktadır.

6)YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Paulo Coelho gençliğinde bir hippiydi. Yazarlığa başlamadan önce ülkesinde tanınan bir şarkı sözü yazarıydı. Bir süre gazetecilik de yapan Paulo Coelho, 1986 yılında HıristiyanlarınBatı Avrupa'dan başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı. Bu deneyimini Hac (özgün adı: "The Pilgrimage") adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. 42 ülkede yayınlanan, 26 dile çevrilen Simyacı, benzersiz bir başarıya ulaştı ve bu kitap sayesinde Gabriel Garcia Marquez'den sonra en çok okunan Latin Amerikalı yazar oldu. Paulo Coelho'nun kurduğu Paulo Coelho Enstitüsü, ülkesindeki yoksul çocuk ve yaşlılara yardım etmektedir. Coelho, UNESCO'nun Kültürlerarası Diyaloglar programında danışman olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda İsviçre'nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu'nu düzenleyen Schwab Vakfı'nın yönetim kurulundadır. Paulo Coelho pek çok saygın ödülün sahibi oldu; bunlar arasında Dünya Ekonomik Forumu'nun verdiği Crystal Award ve Fransız Légion d'Honneur nişanı da vardır. Yazar 2002 yılında Brezilya Edebiyat Akademisi'ne kabul edildi. Coelho, ayrıca pek çok saygın basın kuruluşu için haftalık köşe yazıları yazmaktadır. Paulo Coelho Rio de Janerio'da yaşamaktadır.

Türkçe'ye Çevirilmiş Eserleri:
Beşinci Dağ
Işığın Savaşçısının Elkitabı
On Bir Dakika
Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum ve Ağladım
Simyacı
Şeytan ve Genç Kadın
Veronika Ölmek İstiyor
Zahir
Hac
Portobello Cadısı
Kazanan Yalnızdır

Müslümanca düşünce üzerine denemeler adlı kitabın özeti

MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE ÜZERİNE DENEMELER ADLI KİTABIN ÖZETİ (KİTAP ÖZETLERİ, ROMAN ÖZETLERİ)



Yazar: Rasim ÖZDENÖREN

Yayınevi: İz Yayıncılık



PANORAMA

Bazı Genellemeler: Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde başka hiçbir ek faaliyete gerek duyulmadan mevcut nüfusun on mislini besleyecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun olduğu aşikardır.

Kaliforniya’nın portakal bahçelerinde günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmak zorunda bırakıldığından dolayı karnını doyuramayan tarım işçilerinin olduğunu, fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için portakalları denize döktüğü bir dünyada ortada bir bozukluğun olduğunu görmek için Kaliforniya’ya gitmeye gerek yoktur.

Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği yerde bir terslik var demektir.

İslamı Anlamak: Kafası Çağdaş putlarla iğdiş edilerek uzlaşmacı bir tavra sürüklenen bazı müslümanlar belki durumu bütün vahametiyle kavramakta acze düşmekte ve çoğu zaman da bilinçsizce İslam düşmanlarıyla aynı safta yer alabilmektedirler. Bakışlarımıza İslam’ın öngördüğü şartlar değil, fakat İslam -dışı

Dünyanın gözümüze taktığı gözlükler hakim kılınmıştır. Müslümanca bakmak nasıl olur? Müslüman kadar batının hasm-ı canı olduğunun bilincinde olan başka bir insan zümresi yoktur. Yalnız İslam kültürüdür ki, kendisinin dışında her türlü kültürü reddetmek durumundadır. İslam’ın kendisiyle bu uzlaşmaz durumunu ise batı çok iyi düşmandır. Bu yüzdendir ki olup bitenleri bizim göstermeye çalıştıkları gibi değil de müslümanca bir bakışla görmek zorundayız diyoruz.

Batı kültürü, bugün öyle bir “bilim” geliştirmiştir ki, bu bilimin hasılası diye bakılan “teknoloji” tabiatı tahrip etmeye yönelirken, bilimin kendisi de dini telakkiye muhalif olmayı adeta varlığının temel hikmeti diye kabul etmektedir. O kadar ki, insanların haya duygularına müdahale etmek, haya duygusunu iptal etmek bile, artık “bilim” yaftası ile peçelenebilmektedir.

Bizim dini görevimiz nedir?

Aslında bugün bizim belki de en önde gelen “dini görevimiz” dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını hayata hakim kılmaktır.



SAĞLIKLI DÜŞÜNMEYE DOĞRU

İnanmanın Diyalektiği: Dine Allah’ın emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır. Dininin hükümlerine hiçbir sebeple mukayyed olmadan inanmak, inanmayı kendi hakikati içinde yakalamak ve öylece saklamak anlamına gelir.

Batı dünyasında bu konuda en tutarlı ve doğru yaklaşım içinde olanlardan biri Dostoyevski’dir. O da kendini batılı saymaz. Şöyle bir sözü var: “Hz. İsa’nın batıl olduğu matematik bir gerçeklikle ispat edilse bile, ben yine de onun yanında yer alırdım.” Şurası var ki, bir kez bu yoldan inanınca dinin hükümlerine ait hikmetlerin araştırılması yasak değildir. Bu türden araştırıcılık imanın kuvvetlenmesine yol açarken hikmete uygundur diye inanmak küfre götürebilir.

Çağın gözüyle mi İslam’a bakmalı, İslam’ın gözüyle mi çağa:

Müslüman, kendisini değerlendirmeye tabi tutmak isteyen “kıstası” “müslümanca” olup olmadığına göre değerlendirir. Eğer kullanılan kıstas geçirmeye çabalasın bir değer ifade etmez. Bir başka deyişle bizim için asıl olan bu kıstaslar hakkında İslam’ın ne dediğidir.



MÜSLÜMANIN ÖZELLİKLERİ

Yaklaşımlardaki Mizaç Faktörü: Asabi ve celadetli bir mizaca sahip olan Hz. Ömer Rasulullah’ın irtihali esnasında: “Kim, O öldü derse boynunu vururum” diyordu. Hz. Ömer ancak Hz. Ebubekir’in O’na diri ve kalıcı olanın Allah (cc) olduğunu Rasulullah’ın ise sadece kul olduğunu hatırlatarak “Bütün nefislerin ölümü tadacakları” na dair ayet-I kerimeyi okumasıyla toparlanabilmiş ve ancak o zaman hakikate teslim olabilmişti.

Hz. Ebuzer servet biriktirilmesine şiddetle karşıydı. İnsanları ellerine geçeni dağıtmaya teşvik ederdi. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında ondan kişilerin ellerindeki serveti dağıtmaları hususunda devlet gücünün çalıştırılmasını talep etmişti. Fakat Hz. Osman, zekatını verdikten sonra geriye kalan servetini dağıtması hususunda insanların zorlandığına dair Allah Rasulü’nden herhangi bir sünnet intikal etmediğini söyleyerek, Hz. Ebuzer’in teklifini reddetmişti. Böylece kişisel cömertlik ve takva haliyle, şeriatın ölçüsü tefrik edilmiş oluyordu.



Nihai Hedef: Allah’ın Rızası: Müslümanları öteki din mensuplarından ayıran8 en önemli niteliklerden biri de her amelini, her davranışını “Allah Rızası” için ifa etmesi gerçeğidir. Müslümanın gayesi “Allah’ın Rızasını” kazanmaktır. Halen materyalistik bir bazda işleyen bir kafa yapısının önümüze getirdiği ve gerçekleştirmesini istediği hususların hiçbiri Müslüman için asgari bir düzeyde bile herhangi bir gaye değeri taşımaz. Materyalistik düşüncenin bize gaye diye gösterdiği herşey İslami bir hayatın sonucundan ibarettir.

Ayrıca şu inceliği de belirtmek gerekiyor; Karşılık beklemeden amellerini sırf Allah Rızası için işleyenler, Allah’ın vaadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz fazlasını da!

Bilgi ve bilinçlilik: İslam’a göre bir yaşama tarzını elde edebilmek İslam’a göre düşünmek ise, onun hakkında birtakım “maddi” bilgiler elde etmekle gerçekleştirilmez. Mühim olan kafatasını birtakım bilgilerle doldurmuş olmak değil, İslam’ın gerektirdiği “nosyon” içerisinde düşünebilme yeteneğidir. Prensiplere ulaşamamış bir bilgi manzumesi ne kadar yüklü olursa olsun, hiç beklenmedik yerlerde, kolaylıkla mihverinden sapabilir. Prensiplere ulaşabilen bir bilgi manzumesi ise “bilinçli” olmakla ilgilidir.

Bu müslüman bir yandan namaz kılar, orucunu tutarken, bir yanda da küfrün ve zulmün aleti olmaya bilerek veya bilmeyerek devam ederse, onda elbette belli bir bilincin bulunduğundan bahsedilmez.

Kul olarak Kendini Kavramak: Bugünkü hayat tarzının en önemli özelliği, müslümanı, farkında olmadan İslam dışı emirle itaat etmeye razı kılmasıdır. Dünyaya karşı muhabbet, bağlanma gün ve gün artmaktadır. Bugün sokakta ki Müslüman’ın çok sayıda küçük ilahları vardır fakat bilmemektedir. Çünkü kulluğunun farkında değildir, unutmuştur. Gene unutmuştur ki, Allah’tan başka ilah tanıyan Allah her şeyi ilah kılar Allah’tan başkasına kulluk edeni de Allah herşeye kul eder.



İSLAMIN’IN ÖZGÜNLÜĞÜ

İslam’ın Diyalektik Yapısı: İslam, onu bütün ruhuyla kavramayanlara oldukça “parodoksal” gelebilir. Bir yerde zenginliğin övüldüğünü görürsünüz, biryerde fakirliğin nimetlerinden bahsedilir. Bir yede insanların birbirine güvenmeleri gerektiği söylenirken, başka bir yerde tam tersini söyleyen bir ifadeyle karşılaşabilirsiniz. Bütün bu ifadelerin altındaki gizli anlamı (hikmet) kavramadan sadece lafızlara göre hükmetmeye kalkışırsak, içinden çıkılması imkansız çelişkilerle karşı karşıya bulunduğumuzu sanabiliriz. Fakat çelişki gibi görünen bu ve benzeri ifadelerin altındaki değişmez “temel bildiri”yi hesaba kattığımızda, bunların bütünüyle insanı apayrı bir hayat düzenine, yepyeni bir düzleme çağırdığını farketmekte gecikmeyiz.



İslam ve felsefe: Hayvanların filozofu merkep, Orwell’in “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” adlı satirik romanında şöyle konuşur: “Allah bana sinekleri kovmam için kuyruk vermiş” der ve hemen arkasından ekler; “fakat ne sinekler olsaydı nede kuyruğum.” Burada hem felsefe ile istihza edilmekte, hem miskin bir ruh hali sergilenmektedir. Ayrıca miskin ruhların birtakım bahanelerle nasıl oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta: Merkep kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, birtakım yersiz varsayımlarla avunmaktadır.

Felsefi düşüncede insanı harekete geçirici “cevher” yoktur. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayallerle (illüzyon) uğraştırıyor. Onu nihayet vehimlere götürüyor. Vehim, aklın kendi icadı olan fantezilerle, illüzyonlarla uğraşmasından başka birşey değil… Buysa yerinde sayarak yürümek gibi birşey. Ya da pandomim: Hayat yerine hayatın taklidi.

Batının kafa yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayatı sevk ve idare edecek yönünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu.

İslam bir zihin fantazisi olarak indirilmemiştir. Yaşasın diye indirilmiştir. Dinin buyrukları yerine getiren, yasakladığı şeylerden sakınan insanların meydana getirdiği toplulukta, hayata, dünyanın gidişatına kendiliğinden müdahale edilmiş oluyor. Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri “sinekler olmasaydı” diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
BİLİNÇLİ AİLE OLMAK NEVZAT TARHAN
Evlilik öncesinde veya aile içi iletişimde yaşadıklarınız her zaman tozpembe olmayabilir. Önemli olan çözüm bekleyen sorunlara nasıl yaklaştığınızdır. Problemleri çözmeye yönelik tavrınız dünyayı size ve ailenize dar eden sıkıntıları bir anda uzun vadeli mutluluğunuz için fırsata dönüştürebilir.

Kitaplarıyla yüz binlerce okura aile içi iletişim konusunda pratik ipuçları sunan Prof. Dr. Nevzat Tarhan kendinizi ve muhatabınızı daha iyi tanımanız için testlerle başlattığı "Bilinçli Aile" olma yolcuğunuzu hayatın her aşamasından örnek olaylar ve çözüm önerileriyle destekliyor. Aile içi iletişimde "fırsat eğitimi" kavramını okuyucularıyla paylaşıyor.

Bilinçli Aile Olmak başından sonuna kolay okunabilir bölümler ve elektronik afişlerle desteklenen somut önerilerle her zaman mutlu çiftler ve huzurlu aileler için...


avatar
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 2534
Kayıt tarihi : 12/01/09
Yaş : 45

Kullanıcı profilini gör http://moral.forumr.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz