KİTAP ÖZETLERİ 2 Zaman Bisikleti (Bilgin Adalı) Kitabının Özeti

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

KİTAP ÖZETLERİ 2 Zaman Bisikleti (Bilgin Adalı) Kitabının Özeti

Mesaj  Admin Bir C.tesi Haz. 10, 2017 10:08 am


1-Zaman Bisikleti (Bilgin Adalı) Kitabının Özeti

Zaman için dolaşabilen bir bisikletiniz olmasını istemez miydiniz? Bisikletinize atlayıp, eski çağlara kadar gidip dünyamızın ilk günlerinde yaşayan insanları yakından görmek hoşunuza gitmez miydi? Yağmur ile Damla, işte böyle bir Zaman Bisikleti icat eden iki kardeş. Değişik bir bisiklet bu. Babalarıyla birlikte sık sık bisiklete atlayıp eski çağlara gidiyorlar. Günümüzden tüm yüz bin yıl öncesine. Akdeniz’in en güzel kentlerinden biri olan Antalya’nın biraz ötesindeki ‘Karain Mağarası’nın yakınında duruyorlar. Orada, bugünkü insanların ataları olan ilk insanları görüyorlar. Çuka ile Anin de bu mağarada yaşayan iki kardeş. Bu iki kardeşin en önemli özelliği, gördükleri şeylerden kimsenin akıl edemeyeceği sonuçlar çıkarıp yeni buluşlar yapmak. Yüz bin yıl öncesinde iki kardeş: Çuka ile Anin, yüz bin yılın bugününde de yine iki kardeş: Yağmur ile Damla. Ve yaşayacağınız ilginç bir serüven.
1
Karain mağarasına bir belgesel film çekmek üzere gitmiştim. Atalarımızın yaşamış olduğu bu koca mağara beni pek etkilemişti doğrusu. O çağda insanların nasıl yaşamış olduklarım çok merak etmiştim. En çok da. insanların yaşamını kolaylaştıran pek çok buluşun nasıl yapıldığım merak ediyordum. Bir kayanın üstüne oturup gözlerini yumduğumda, görür gibi olmuştum onları.
O an, bir yolunu bulup o çağa gitmeye karar verdim. Ama daha önce, otomobile binip de bir yerden bir yere gider gibi zaman içinde gezinmemi sağlayacak bir araç yapmak gerekiyordu. Bunu da ben yapamazdım doğrusu. Eve döner dönmez, yardımcılarımı çağırdım.
“Yağmur, Damla (bunlar benim kızlarım), gelin bakalım yardım edin bana!”
“Geldik baba.”
“Önce şu benim eski bisikleti bilgisayara bağlayalım.”
“Nasıl bağlayacağız baba?”
“Onu bilmem. Bildiğiniz gibi bağlayın. Ama bilgisayarı açıp da bisiklete bindiğimde beni çok eski çağlara götürebilsin.”
“Biz de seninle gelebilir miyiz baba?” diye sordu Yağmur.
“Gelebilirsiniz,” dedim.
“Yaşasııın!” diye bağırdı Damla.
“Ama önce bisikleti bilgisayara bağlayıp bir Zaman Bisikleti yapmalısınız. Ben şimdi biraz uyuyacağım.”
“Peki baba,” dedi Yağmur.
Şöyle bir saat kadar kestirdikten sonra yanlarına geldiğimde tuhaf bir aletle karşılaştım. Kızlar nasıl becermişlerse benim eski bisikleti parçalamışlar. Ön tekerleğini de arkaya bağlamışlar. Pedalı çevirince iki tekerlek birden dönüyor. Bisikletin elektrik üreten dinamosunu da iki kabloyla bilgisayara bağlamışlar. Böylece hem gerektiğinde bilgisayara enerji sağlanacakmış, hem de ben pedalları öne doğru çevirirsem geleceğe, geriye doğru çevirirsem eski çağlara gidebilecekmişim. Bunun nasıl olacağını pek anlayamadım ama, söylediklerine göre bilgisayara bunu sağlayacak özel bir program yüklemişler.
Bisikletin tepesine kocaman bir şemsiye bağlamışlar. Bu zaman içinde gezerken kozmik yağmurlardan korunmak içinmiş. Onun tepesine de bir alüminyum tencere kapağı takmışlar. Bu da cep telefonuyla rahatça konuşabilmem için bir çanak antenmiş. Bisikletin iki yanma da iki kocaman çanta asmışlar. Çantaların içi yiyecek, içecek, el feneri, bıçak, kazma, kürek, çekiç, çivi, pense, kalem kâğıt gibi şeylerle dolu. Yağmurluk, gömlek, kazak koymayı da unutmamışlar.
“Bunlar ne olacak?” dedim.
“Orada gerekebilir,” dedi Damla.
“Nelerle karşılaşacağımızı biliyor muyuz?” dedi Yağmur.
“Kim bilir ne serüvenler yaşayacağız. Hazırlıklı olmamız gerekmez mi?” dedi Damla.
“Ay, şimdi siz ikiniz de benimle geliyor musunuz gerçekten?”
“Eveeeet!” diye bağırdı ikisi birden.
“Baksana, bisikletin selesini üç kişilik yaptık,” dedi Yağmur.
“Peki bu küçücük eski bisikletin gücü bizim üçümüzü birden eski çağlara götürmeye yetecek mi?”
“Yeter yeter. Sen merak etme.”
“Hadi öyleyse, binin de gidelim.”
Üçümüz birden bisiklete kurulduk. Bilgisayarı açıp programı yüz bin yıl öncesine ayarladım.
Şimdiye kadar olanlar bana bir oyun gibi geliyordu. Ama bisiklete binip de pedalları çevirmeye başlayınca yanıldığımı anladım. Bir anda çevremizdeki her şey değişiverdi. Ben pedalları geriye doğru çevirdikçe yaşadığımız her şey tersine dönmeye başladı. Az önce yaptığımız konuşmalar bile tersine dönmüş, sonu başa gelmişti. Tersine dönünce, şöyle olmuştu konuşmalarımız:
“Ama önce bisikleti bilgisayara bağlayıp bir Zaman Bisikleti yapmalısınız. Ben biraz uyuyacağım.” dedim.
“Yaşasııııın!” diye bağırdı Damla.
“Gelebilirsiniz,” dedim.
“Biz de seninle gelebilir miyiz baba?” diye sordu Yağmur.
“Onu bilmem. Bildiğiniz gibi bağlayın. Ama bilgisayarı açıp da bisiklete bindiğimde beni çok eski çağlara götürebilsin.”
“Nasıl bağlayacağız baba?”
“Önce şu benim eski bisikleti bilgisayara bağlayalım.”
“Geldik baba…”
“Yağmur, Damla gelin bakalım yardım edin bana.”
Pedalları çevirmem hızlanınca her şey silikleşti. Sanki bulutların içinde gidiyor gibiydik. Gözümün önünden hızla geçen şeyler daha önce yaşadığım şeylerdi. Kendi bebekliğimi bile gördüm bu arada. Doğrusu, çok şeker bir bebektim. Anneme bir şeyler anlatmaya çalışıyordum ama, ne olduğunu ben bile anlayamadım. Demek ki insan kendi bebekliğindeki düşünceleri bile anlamakta zorlanıyor. Bebekler anlaşılmaz kişilerdir zaten.
2-KİTABIN ADI : KAYIP ARANIYOR
KİTABIN YAZARI : SAİT FAİK ABASIYANIK
Kayıp Aranıyor Konusu
Kitapta Nevin adlı bir kadının mutluluğu,huzuru arayış çabası anlatılmaktadır.
Kayıp Aranıyor Kahramanları (Kişileri)
Cemal: Nevin ile aynı köyde yaşayan, sıradan bir balıkçıdır. Çoğunlukla argo kelimeler kullanan, pervasız, tam bir halk insanıdır. Nevin'le bir ara aşk macerası yaşar.
Nevin: Romanın ana kahramanıdır. Konsolos Vildan Bey'in kızıdır. Batı memleketlerinde öğrenim görmüş, çevresine göre oldukça serbest, biraz erkek mizaçlı bir kadındır. Boşanmıştır ve kimlik arayışına girmiştir.
Konsolos Vildan Bey: Güzel ve heyecanlı bir gençlik dönemi yaşamış, emeklilik zamanında da o günlerini anımsayarak yaşayan, geniş düşünceli, Batılı bir burjuva adamıdır.
Özdemir: Nevin'in kocasıdır. Gazetecilikle geçimini sağlamaktadır. Romanda daha çok eşiyle ilişkisi üzerinde durulmuştur. Eşini ihtiyaç duyduğu bir nesne gibi gören, hissiz ve arzularına düşkün bir adamdır.
Biletçi Çocuk: Halktan bir başka kesimi simgeler. Yeni yetişmekte olan, şehir içinde köy kültüründen uzaklaşamamış bir kişidir.
Kamarot İrfan: Zengin, züppe bir kişidir. Nevin'den karşılık görmediği için ona iftira etmeye kalkar.
Kayıp Aranıyor Özeti
Nevin herkes tarafından çok sevilen birisidir. Herkesin derdini dinleyen, sohbet eden ve onları anlamaya çalışan bir insandır. Babası eski konsolostur. Bu yüzden hayatı biraz bolluk ve rahatlık içinde geçmiştir. Her mekanda olduğu gibi burada da kötü insanlar vardır. Ve bunlar Nevin'i çekememektedirler. Kamarot İrfan da bunlardan birisidir. Kendini çok iyi tanıtmış olmasına rağmen kıvılcım bekleyen insanlar için İrfan'ın sözleri yeterli olmuştur. Onun babası tarafından şımartılmış bir kız olduğunu onunla bununla kahvede sürttüğünü aralarında konuşmaya başlamışlardır. Kocası Özdemir ise onu pek de o kadar sevmemiştir. Ona lüzumlu bir eşya muamelesi göstermiş, nasıl traş sabunu bulamayınca tedirgin oluyorsa, eşi yokken de öyle tedirgin olmuştur. Nevin de kocası Özdemir'den bu derece bir muamele gördüğü için balıkçı Cemal'le dolaşmaya başlar. Gittiği her yerde ihtiyacı olan huzuru aramaktadır. Gördüğü herhangi bir biletçiye bile anında içi ısınmakta, sanki ilacı ondaymışcasına ondan birşeyler alacağına inanmaktadır. Bir defasında Cemal'le görüştüğünde boşanma meselesini konuşur. Nevin kocasından boşanıp tekrar İstanbul' a dönecektir. Daha sonra boşanma işleri için Ankara'ya gider. Fakat Nevin'in içi çok daralmıştır. Artık Nevin'in sıkıntıları bir ara öyle bir dereceye gelir ki midesindeki ağrıdan duramaz olur.
Fakat Nevin bu durumdan iyice bunalmıştır. Eve dönmesine imkan yoktur. "Konsolosun kızı" ile "Balıkçı Cemal'in arkadaşı" arasında mekik dokumak için sinirleri artık müsait değildir. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmemiştir. Başka yerlerde başka hayatlara yelken açacaktır. Babasına bir mektup yazar ve istasyondan bir trene atlayarak huzura doğru yolculuğa çıkar.
Kayıp Aranıyor Ana Fikri
İnsan hiç kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkında söylenenlere kafa tutarak dolaşmamalıdır. Bu ukalâlık ve kendini beğenmişliğin bir göstergesidir.
Kayıp Aranıyor Olay ve Şahısların Değerlendirilmesi
Nevin hayatı çalkantılarla dolu, çok acı çeken fakat her zaman içinde huzura kavuşma ümidi olan birisidir. Nevin'in kocası Özdemir, karısını bir eşten çok bir eşya olarak gören bir kişidir. Balıkçı Cemal saf, kalbi temiz ,Nevin'in ilk başlarda kendisinde saadeti aradığı insandır.
Kayıp Aranıyor Hakkında Şahsi Görüşler
Yazar Hakkında Bilgi
Sait Faik ABASIYANIK
Cumhuriyet devri hikayecilerinden
Doğum/Ölüm:23 Kasım 1906-11 Mayıs 1954 Doğum Yeri: Adapazarı
İlkokulu Adapazarı'nda okudu, onuncu sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi'ndeki orta öğrenimini Bursa'da tamamladı (1928). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne yazıldıysa da çok geçmeden İsviçre'ye ekonomi öğrenmeye gitti (1931). Lozan'da iki hafta durabildi, Fransa'ya geçerek Grenoble kentinde başladı üniversiteye, 1935'te öğrenimini bırakıp yurda döndü. Kısa bir süre bir azınlık okulunda Türkçe öğretmenliği, zahire ticareti ve bir ay kadar da (Mayıs 1942) Haber gazetesinde adliye muhabirliği işlerinde çalıştı. Babasının geliriyle geçindi, Burgaz Adası'ndaki köşklerinde annesiyle birlikte yaşadı. Bu köşk 1964 Mayıs'ından beri Sait Faik Müzesi'dir.
İstanbul'da lise sıralarında şiirler kaleme alan (1925-1928) Sait Faik, ilk hikayelerini (İpekli Mendil, Zemberek, vb.) Bursa'da yine lise öğrencisi iken yazmıştı (1925), basılan ilk yazısı Uçurtmalar İstanbul'da Milliyet gazetesinde çıktı (9 Aralık 1929), şöhretini sağlayan ilk hikayeleri Varlık dergisinde yayımlandı(15Nisan1934.)
Hikayelerinde konu ve olaydan çok, şiire ve etkiye en uygun zaman parçaları üzerinde durmasını seven, bu dramatik anları incelemekte büyük başarı gösteren Sait Faik, bir İstanbul hikayecisi idi. Kaderlerine eğildiği, düşüren, düşürülmüş insanlarda çok kere kendi sıkıntı ve avareliklerinin dramını yaşadı. Çalışkan, işinde gücünde insanlar gördükçe, şehirden, kalabalıklardan sevinç duydu; kötülüklerle karşılaştıkça kırlara, kıyılara, sakin tenha adalara (Burgaz, Hayırsız Adalar), balıkçılara sığındı. Ada ve deniz hikayelerinde kahraman sayısı az ve belli, şehir hikayelerinde ise dikkatini dağıtacak kadar bol ve çeşitlidir. Sait Faik, yığınlar içindeki gizli dramları bulup çıkardığı gibi tabiat senfonisini de derinlere işleyen bir ustalıkla yaşatmasını bildi. İnsanları, kırları, denizi, tabiat köşeleri ve hayvanlarıyla, yaşamayı bölünmez bir bütün olarak gördü. Kalemini güzelliklerin hakkını aramak, vermek, göstermek uğrunda kullandı.
Yirmi yıllık sanat hayatında bize Medar-ı Maişet Motoru (1944; 2.b. Birtakım İnsanlar adıyla, 1952) ve Kayıp Aranıyor (1953) adlarında iki roman, Şimdi Sevişme Vakti (1953) adlı bir de şiir kitabı bırakmış olan Sait Faik'in hikayeleri, şu on üç kitapta toplandı: Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940), Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955), Mahkeme Kapısı (1956),
VELİLER İÇİN
1-Bülbülü Öldürmek :  HARPER LEE:
1963 Nobel- Akademi Ödülleri'nden-  "en iyi erkek oyuncu", "en iyi sanat yönetimi" ve "en iyi uyarlama senaryo" dallarında olmak üzere üçünü kazanmıştı. Ayrıca Cannes Film Festivali'nde Robert Mulligan'a "Gary Cooper Ödülü" verilmişti.Film özgün müziği de  Altın Küre ödülünü kazanmıştır.[5]
Bülbülü Öldürmek romanın filmi " ABD de "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilmiş ve Kongre Kütüphanesi'nin "Ulusal Film Arşivi"nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.” [6]
ROMANDA ZAMAN
Olaylar İki senelik bir zaman dilimini içerir.  Olaylar bir yazın başlangıcından bir sonraki sonbahara kadar devam eder.
ROMANDA MEKAN
ABD’nin güneyinde Alabama Eyaletinde ve  Maycomb adlı kurgusal bir kasabada geçen olayda kasaba ve insanları detaylı olarak tanıtılır. İç mekanlar yoğunlukla kullanılmış, dış mekanlara da büyük ölçüde yer verilmiştir. Mekan tanıtımında tasvirlere de yer verilmiştir.
KONUSU
Scout ve Jem Dill  ile çok yakın arkadaştır. Dill’in  babası olan avukat Atticus Finch’in asılsız bir iddiayla yargılanan bir zenciyi savunmakla görevlendirilir.  Fakat tüm kasaba   Dill’in babsı avukat, Atticus Finch’e cephe almıştır.  Olaylar kasabalılarla ters düşen Atticus Finch’in etrafında şekillenecek Scout , Jem ve Dill’in dostlukları ve komşulukları da olaydan çok etkilenecektir.
Önyargılı,  ve riyakâr Güneylilerin  ırk ve sınıf ayrımlarını Scout ve Jem Finch adlarındaki iki çocuğun bakış açısından aktaran roman, kent halkının bu yaklaşımlarına ve vicdanlarına karşı tek başına karşı koyan insancıl bir avukatın  mücadelesini  ırkçılık , vicdansızlık ve riyakarlık fonları içinde anlatmaktadır.
Roman  zenci, ve beyaz çatışmasını ele alan;  ırkçılık konusunda insana ve sevgiye değer vermek gerektiğini öneren bir eserdir.
KİTABIN ÖZETİ
( Not Eserin Özeti : http://www.bilgicik.com/yazi/bulbulu-oldurmek-harper-lee-roman-kitap-ozeti/) dan alınmıştır. )
1800 lü yıllarda İngiltere’den Güney Amerika’ya göç eden ve Alabama Eyaletine bağlı Maycomb adında bir kasabaya yerleşen Atticon kendinden 15 yaş küçük bir bayanla evlenir. Jem ve Jem’den 4 yaş küçük Scoud adında 2 çocukları olur .Scoud doğduktan 2 yıl sonra annesi ölür. Bu yüzden annesinin varlığı ya da yokluğu kendisini pek etkilemez. Buna karşılık Jem’i çok etkiler. Arada bir oyun sırasında Jem’in iç çekip kenara ayrılması annesine duyduğu özlemdendir.
Jem 13 yaşlarında Scoud ise 9 yaşlarındadır. Roman otobiyografik bir tarzda ve kahramanı olan Scoud’un ağzından yazıldığı için romanın genelinde çocukca bir bakış açısı hakimdir.
Yazar 1 nci bölümde; kendi ailesini nereden geldiklerini ve genel özelliklerini fazla teferruata inmeden tanıtır. Kasabayı, kasabadaki ilginç olan Radley ailesini tanıtır. Boo adında Radley’lerin bir çocuklarının kayboluşu, Radley’lerin evden dışarı çıkmayışı ve evlerinin kapısının sürekli kapalı oluşu Radley’leri kasabalıların, özellikle de çocukların gözünde bir hayalete çevirir. Evlerini de bir kabushaneye çevirir.
2 nci bölümden itibaren kasabanın sosyal yaşayışı siyasal durumu işler.4 ncü bölümde yazar kasabada yaşayan halkın gelenek görenekleriyle çeşitli ata sözlerini de katarak anlatır.(Asıl sahibi çıkmayınca mal bulanındır. gibi) Kızılderililer ile ilgili büyüler anlatır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Yazar yani kahraman olayda tek kahraman değildir. Olayda ön plana çıkanlar yazarın kendisi, kendisinden 4 yaş büyük olan kardeşi Jem, felsefi görüşlerini söylettiği babası Atticon ve çocukluk aşkı Dill’dir.
Amerika iç savaşından sonra (kuzey – güney) kasabada olan değişiklikler toplumsal yaşam, olup bitenler çıplak bir gözle işlenir. Kahraman, olayları çocukluğunda yaşadığı için her şeyi çocukça bir dünyada anlatır. Çocukların oyun dünyasını, zevklerini, merakını, çocuk psikolojisini, buluğ çağına giren çocukların göstermiş olduğu ruhsal değişiklikleri, yalnız kalma isteklerini olaya yayarak ve de derin tasvirlerle destekleyerek açıklamaktadır.
Yazar Maycomb kasabasındaki gelenek görenek, siyasal yapı, sosyal yapı, dinsel yapı ve benzeri bütün davranışları olaylarla anlatır. Örneğin kasabadaki dayanışma duygusunu şu şekilde bir cümleyle açıklar: Yangın Bayan Maundlie’nin evini sessizce yiyip bitirirken sokak insan ve arabalarla dolmaktadır.” Yazar kasabadaki yaşantıyı özellikle zencilere karşı yapılan ayrımcılığı ve horlanmayı, babasının zencilerin avukatlığını yaparken kasabalı beyazlar tarafından pis zenci dostu biri olarak sıfatlandırılmasını aktarır. Kasabadaki zencilerin yaşadıkları mahalle ve kiliseleri ayrıdır. Çocuk gözüyle olaya yaklaşan kahraman bunu pek yadırgamakta,ve neden böyle olduğunu babasına ve amcasına sorarak,bu sorularla cevabını bulmaya çalışmaktadır. Yine malik hanelerde çalışan kölelerin oluşu o yıllardaki güney Amerika’daki siyasal yapıyı göstermek için bariz bir örnektir.
Yazar kendi fikirlerini, felsefi görüşünü romanın genelinde Attikon’a söyletmektedir. Örnek olarak:Attikon bir gün Jem’e şöyle der; arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar, yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.Yazar romanda özgürlüğü çeşitli sembollerle ifade eder. Kimi zaman yaşlı bir bayanın ölümünü özgürlüğe giden yol, kimi zaman zencilerin esaretten kurtuluşunu, kimi zamanda morfinman bir bayanın bu alışkanlıktan kurtulmak pahasına çektiği acıları anlatarak sembolleştirir.
Yazar cesareti:” Cesaretin eli tabancalı bir adam olduğunu sanmanı istemem. Mertlik baştan bitik olduğunu bilip de çabalamak, olacakları göğüsleyebilmektir. Binde bir kazanırsın ama kazandığında olur. Bayan Dobuse’de kazandı”. felsefi ve veciz sözlerle ifade etmektedir.
Dil’e olan yakınlığını ve çocukluk aşkını anlatmaktadır. Bu aşk alışkanlık ve özlemden ibarettir. Aynı bölümde kasabada çalışan işçilerin yaptıkları grevleri, taşralıların yoksulluğunu olaylarla göstererek anlatır. Kasabadaki insanların çoğunun birbirine benzemesi dışardan evlenmenin olmayışına ya da çok nadir oluşuna bağlar.
Romanın sonunda Radley’lerin kaybolan çocuğu ortaya çıkar. Fakat olayın akışına göre hiç ummadık bir yerden yeni bir kahraman romana müdahil olur.
Romanın sonlarında ilginç bir olayda Amerika’yla Almanya’nın mukayesesidir. Romana göre Amerika daha özgürlüklerle yaşayan baskıdan uzak bir ülkedir. Hukuk sistemi herkese eşittir ama fiili olarak zencilere ayrım yapılmaktadır. Almanya’da ise baskılar ve Yahudi’lere yapılan zulümler vardır. Hülasa şöyle diyebiliriz: Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasındaki hayatı, gelenek görenekleri, ekonomik durumu, siyasal yapıyı, dinsel yapıyı,1900 lü yılların başlarındaki durumu çocuk gözüyle ve çocukluk dünyasını da katarak anlatmaktadır.
2-KİTABIN ADI: Simyacı
KİTABIN YAZARI: Paulo Coelho
KİTABIN BASIM YILI: 1996
1)KİTABIN KONUSU: Santiago adlı gencin Kişisel Menkıbesi ile ilgili bir rüya görmesi ve bu rüyayı gerçekleştirirken yaşadağı olaylar.
2)KİTABIN ÖZETİ:
Romanın kahramanı Santiago, 16 yaşına kadar papaz okulunda okumuştur. Ancak küçüklüğünden beri hayalini kurduğu bir şey vardır: yolculuk yapmak. Santiago, 16 yaşında babasına rahip olmak istemediğini ve dünyayı dolaşmak istediğini söyler. Babası, gezmek için paraya ihtiyacı olduğunu, eğer parası yoksa çobanlık yaparak gezmek zorunda olduğunu söyler. Bunun üstüne Santiago çoban olacağını söyler. Babası ona ufak bir sürü alacak kadar para verir ve Santiago okumayı bilen bir çoban olarak yollara düşer. Yıllarca sürüsüyle birlikte Endülüs ovalarında sürüsü ile gezinir ve bütün kentleri öğrenir.
Bir gün firavuninciri bitmiş, yıkık kilise içinde dinlenirken bir rüya görür. Bu rüyayı bir kaç kere tekrar tekrar görür. Ardından Tarifa adlı kente koyunlarını kırpmak için gider ve daha önce gittiği bu kentte düş yorumcusu bir kadın olduğunu anımsar. Bu kadın bir çingenedir. Çingenelerin durmadan insanları aldattığını bilmesine rağmen, Santiago bu kadını görmeye gider ve rüyasını anlatır. Rüyasında bir çocuk Santiago'nun koyunlarıyla oynar ve daha sonra çocuk kahramanın elinden tutarak onu Mısır Piramitlerine götürür. Çocuk kahramana, "Buraya gelirsen, gizli bir hazine bulacaksın" der. Rüyasını dinleyen çingene, hazinenin onda birini verirse rüyasını yorumlayacağını söyler. Santiago bu teklifi kabul eder ve çingeneyi dinler. Çingene sadece Mısır Piramitlerin'e gitmesini söyler. Kadının çingene olduğunu ve işinin insanları aldatmak olduğunu anımsayan kahramanımız hayal kırıklığıyla falcıdan ayrılır.
Kentin papazından aldığı kitabı okumaya başlar, o sırada yaşlı bir adam gelir, okuduğu kitabın çok sıkıcı olduğunu ve dünyanın en büyük yalanını içerdiğini söyler. Santiago yaşlı adama dünyanın en büyük yalanının ne olduğunu sorar. Yaşlı adam, "Hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak hayatımızın denetimi yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur." diye cevaplar. Santiago yaşlı adama kim olduğunu sorar ve yaşlı adam Salem Kral'ı olduğunu söyler. Şüphelenen ve şaşıran kahramanımız bir kralın neden bir çobanla çene çaldığını sorar. Kral, Santiago'nun kendi Kişisel Menkıbe'sini gerçekleşirme gücüne sahip olduğunu ve bunun Santiago ile konuşmasının nedeni olduğunu söyler. Santiago Kişisel Menkıbe'nin ne anlama geldiğini bilemez ve ne olduğunu sorar. Kral, "Senin her zaman gerçekleştirmek istediğin şeydir. Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten tek bir şey istediğin zaman, Evrenin Ruhu'nda bu istek oluşur. Bu senin yeryüzündeki özel görevindir." diye cevap verir. Kral, Santiago'ya sürüsünün onda birini getirmesini böylece ona hazineyi nasıl bulacağını söyleyeceğini söyler. Ertesi gün, Santiago 6 koyunu kral için ayırır ve geri kalanı bir arkadaşına satar. Arkadaşının sürüyü hemencecik aldığını ve buna çok şaşırdığını krala söyler Kral, "Biz buna Lütuf kuralı adını veririz. İlk kez kağıt oynadığın zaman, kesinlikle kazanırsın. Acemi talihi. Hayat senin Kişisel Menkıbe'ni yaşamanı istiyor." diye cevap verir. İşaretleri okuyarak Mısır'a gitmesini söyler. Kral, Santiago'ya Urim ve Tummim adında iki taş verir. Siyah olan 'evet', beyaz olan 'hayır' demektir. İşaretleri yorumlamayı başaramadığında bu taşların Santiago'ya yardım edeceğini söyler. Gitmeden önce kral, Santiago'ya bir hikaye anlatır.
Hikayede, delikanlı mutluluğun gizini bulmak amacıyla bir bilgenin sarayına gider. Bilge ona bir kaşık içinde iki damla yağ verir ve bu kaşıkla birlikte sarayı gezmesini söyler ancak yağ dökmemelidir. Delikanlı yağı dökmeden evi dolaşır ve bilgeye döner. Bilge saraydaki güzel halıları ve resimleri görüp görmediğini sorar. Delikanlı yağı dökmemeye uğraşırken göremediğini söyler. Bilge, delikanlıya sarayın güzelliklerini görmesini söyler. Delikanlı sarayı dolaşıp, bilgeye döner ve gördüklerini heycanla anlatır. Bilge kaşık içindeki yağı sorar. Delikanlı bir bakarki yağ dökülmüş. Bunun üstüne bilge, "Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan." cevabını verir.
Santiago Mısır'a gitmek için yola koyulur. Afrika'da Arap bir çocukla tanışır. Çocuk Piramitlere gitmesine yardım edebileceğini söyler ancak Sahra Çölünü aşmaları gerektiğini ve bunun için paraya ihtiyaçları olduğunu söyler. Santiago koyunlarını sattıktan sonra yüklü miktarda parası olduğunu söyler ve bunu çocuğa emanet eder. Ancak çocuk Santiago'yu dolandırır ve parası ile kayıplara karışır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Zaman geçtikçe billuriyeci dükkanının sahibiyle daha samimi oldu Santiago ve Kişisel Menkıbe hakkında konuşmaya başladılar. Dükkan sahibi Mekke'ye gitmek istediğini ancak giderse onu hayata bağlayan hayallerinin sonlanacağını söyler.
Aradan zaman geçer, Santiago yeteri kadar para biriktirir ve Kişisel Menkıbesi'ni gerçekleştirmek amacıyla yola koyulur. Çölü aşmak için bir kervana katılır. Kervanda kendisi gibi Kişisel Menkıbesi'ni gerçekleştirmek isteyen bir İngiliz ile tanışır. İngiliz simyacı ile tanışıp, simyanın sırlarını öğrenmeyi amaçlıyordu. Yolda İngiliz kitaplarına gömülmüştü. Santiago ise çölü dinliyor, kervanı gözlemliyordu. Böylece simgeleri takip edip, Evrensel Dil'i öğreniyordu. Evrensel Dil sayesinde devenin bozlamasının tehlike işareti olduğunu, hurma ağacı dizilerinin ise mucize yansıttıklarını öğreniyordu. Kabileler arası savaş söylentileri yayılmaya başlamıştı, bu nedenle kervan vahaya doğru hızlanmaya başlamıştı. Çünkü vahada çöl kuralları gereğince savaş yapılmazdı, tarafsız bir bölgeydi.
Bir süre sonra vahaya vardılar. İngiliz simyacıyı aramak istiyordu ancak Arapça bilmediği için yardım etmesi için Santiago'ya sordu. Santiago vaha halkına simyacı ile ilgili birşeyler bilip bilmediklerini sorarken Fatima adında genç bir kız ile karşılaşır, ona aşık olur ve evlenme teklifi eder. Ancak Fatima, Santiago'ya Kişisel Menkıbe'sini takip etmesini, onunda Kişisel Menkıbe'sinin bir parçası olduğunu ve en nihayetinde kendisine döneceğini söyler. Bu sırada Fatima sayesinde simyacıyı bulan İngiliz hayal kırıklığına uğrar çünkü Felsefe Taşı'nı arayan İngiliz'e sadece “Git dene!” demişti simyacı.
Aradan zaman geçer ve Santiago çölü dinlerken imgeler görür. Bu imgeler atmacalardır ve bunu bir ordunun yaklaşmasına yorumlar.Gördüklerini vaha reislerine anlatır ve vaha reisleri savunma kararı alır.Ertesi gün vaha, kuzeyden saldırıya uğrar ama düşman bertaraf edilir .
Bir süre sonra Simyacı, Santiago ile konuşur. Ona, işaretler benim yardımıma ihtiyacın olacağını söyledi, dedi ve çölü aşmasına yardım edeceğini söyledi. Yola koyulurlar, Santiago yolda, Simya ve Evrensel Dil hakkında pek çok şey öğrenir.
Ancak bir gün bir orduyla karşılaşırlar ve ordunun reisi kim olduklarını sorar. Simyacı Santiago'yu göstererek rüzgara dönüşebilen bir simyacı olduğunu söyler. Reis onlara üç gün müddet verir. Eğer Santiago rüzgara dönüşmeyi başarabilirse onları serbest bırakacaktır, başaramazsa öldürecektir. Üç gün geçer ve Santiago bir tepenin üstünde Evrensel Dil aracılığıyla Çöl, Güneş ve Rüzgar ile konuşur. Onların yönlendirmeleriyle rüzgara dönüşür. Bunu gören Reis gitmelerine izin verir.
Mısır girişinde bir kilisede Simyacı bakırı altına çevirir, bunun bir kısmını kiliseye bağışlar bir kısmını Santiago dönüşünde alsın diye kiliseye emanet eder ve Santiago'yu Kişisel Menkıbe'sini gerçekleştirmesi için yalnız bırakır. Burdan sonra yolları ayrılır ve Santiago piramitlere gider.
Bir gün boyunca piramitlerin dibini kazar ancak bulamaz. O sırada askerler gelir ve Santiago'yu şüpheli bulurlar. Neden burda olduğunu sorarlar ve Santiago onlara hazineyi anlatır.Askerler Santiago'ya inanmaz ve onu ölesiye döverler, onun parasını alırlar. Santiago öleceğini düşünürken bir çavuş gelir ve askerleri engeller. O sırada askerlerden biri Santiago'nun yanına gelir ve kendisinde böyle bir rüya gördüğünü. İspanya’da küçük bir köydeki, harap ve ahır olmuş, içinde firavuninciri bitmiş bir kilisenin içinde toprağa gömülmüş bir hazine gördüğünü ama kendisini rüyalara inanacak kadar aptal olmadığını söyler. Santiago her şeyi anlar. Kiliseden kendi payına düşen altını alır ve İspanya'ya döner. Kocaman bir sandık bulur ve Evren'e şükreder.
3KİTABIN ANAFİKRİ: İnsanların kaderi kendi ellerindedir ve eğer bir şeyi çok istersek evren onu gerçekleştirmek için harekete geçer yeterki umudumuzu kaybetmeyelim.
4)KİTABIN DİLİ: Kitabın dili sade ve akıcıdır. Pek çok tasvir kullanılmıştır.
5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap pek çok yönden sürükleyici ve öğreticidir. Pek çok konuyu felsefik bir açıdan incelemiştir. Bu yeni bir bakış açısı ve umut katmaktadır.
6)YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Paulo Coelho gençliğinde bir hippiydi. Yazarlığa başlamadan önce ülkesinde tanınan bir şarkı sözü yazarıydı. Bir süre gazetecilik de yapan Paulo Coelho, 1986 yılında HıristiyanlarınBatı Avrupa'dan başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı. Bu deneyimini Hac (özgün adı: "The Pilgrimage") adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. 42 ülkede yayınlanan, 26 dile çevrilen Simyacı, benzersiz bir başarıya ulaştı ve bu kitap sayesinde Gabriel Garcia Marquez'den sonra en çok okunan Latin Amerikalı yazar oldu. Paulo Coelho'nun kurduğu Paulo Coelho Enstitüsü, ülkesindeki yoksul çocuk ve yaşlılara yardım etmektedir. Coelho, UNESCO'nun Kültürlerarası Diyaloglar programında danışman olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda İsviçre'nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu'nu düzenleyen Schwab Vakfı'nın yönetim kurulundadır. Paulo Coelho pek çok saygın ödülün sahibi oldu; bunlar arasında Dünya Ekonomik Forumu'nun verdiği Crystal Award ve Fransız Légion d'Honneur nişanı da vardır. Yazar 2002 yılında Brezilya Edebiyat Akademisi'ne kabul edildi. Coelho, ayrıca pek çok saygın basın kuruluşu için haftalık köşe yazıları yazmaktadır. Paulo Coelho Rio de Janerio'da yaşamaktadır.
Müslümanca düşünce üzerine denemeler adlı kitabın özeti
3-MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE ÜZERİNE DENEMELER ADLI KİTABIN ÖZETİ (KİTAP ÖZETLERİ, ROMAN ÖZETLERİ)
Yazar: Rasim ÖZDENÖREN
Yayınevi: İz Yayıncılık
PANORAMA
Bazı Genellemeler: Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde başka hiçbir ek faaliyete gerek duyulmadan mevcut nüfusun on mislini besleyecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun olduğu aşikardır.
Kaliforniya’nın portakal bahçelerinde günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmak zorunda bırakıldığından dolayı karnını doyuramayan tarım işçilerinin olduğunu, fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için portakalları denize döktüğü bir dünyada ortada bir bozukluğun olduğunu görmek için Kaliforniya’ya gitmeye gerek yoktur.
Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği yerde bir terslik var demektir.
İslamı Anlamak: Kafası Çağdaş putlarla iğdiş edilerek uzlaşmacı bir tavra sürüklenen bazı müslümanlar belki durumu bütün vahametiyle kavramakta acze düşmekte ve çoğu zaman da bilinçsizce İslam düşmanlarıyla aynı safta yer alabilmektedirler. Bakışlarımıza İslam’ın öngördüğü şartlar değil, fakat İslam -dışı
Dünyanın gözümüze taktığı gözlükler hakim kılınmıştır. Müslümanca bakmak nasıl olur? Müslüman kadar batının hasm-ı canı olduğunun bilincinde olan başka bir insan zümresi yoktur. Yalnız İslam kültürüdür ki, kendisinin dışında her türlü kültürü reddetmek durumundadır. İslam’ın kendisiyle bu uzlaşmaz durumunu ise batı çok iyi düşmandır. Bu yüzdendir ki olup bitenleri bizim göstermeye çalıştıkları gibi değil de müslümanca bir bakışla görmek zorundayız diyoruz.
Batı kültürü, bugün öyle bir “bilim” geliştirmiştir ki, bu bilimin hasılası diye bakılan “teknoloji” tabiatı tahrip etmeye yönelirken, bilimin kendisi de dini telakkiye muhalif olmayı adeta varlığının temel hikmeti diye kabul etmektedir. O kadar ki, insanların haya duygularına müdahale etmek, haya duygusunu iptal etmek bile, artık “bilim” yaftası ile peçelenebilmektedir.
Bizim dini görevimiz nedir?
Aslında bugün bizim belki de en önde gelen “dini görevimiz” dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını hayata hakim kılmaktır.
SAĞLIKLI DÜŞÜNMEYE DOĞRU
İnanmanın Diyalektiği: Dine Allah’ın emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır. Dininin hükümlerine hiçbir sebeple mukayyed olmadan inanmak, inanmayı kendi hakikati içinde yakalamak ve öylece saklamak anlamına gelir.
Batı dünyasında bu konuda en tutarlı ve doğru yaklaşım içinde olanlardan biri Dostoyevski’dir. O da kendini batılı saymaz. Şöyle bir sözü var: “Hz. İsa’nın batıl olduğu matematik bir gerçeklikle ispat edilse bile, ben yine de onun yanında yer alırdım.” Şurası var ki, bir kez bu yoldan inanınca dinin hükümlerine ait hikmetlerin araştırılması yasak değildir. Bu türden araştırıcılık imanın kuvvetlenmesine yol açarken hikmete uygundur diye inanmak küfre götürebilir.
Çağın gözüyle mi İslam’a bakmalı, İslam’ın gözüyle mi çağa:
Müslüman, kendisini değerlendirmeye tabi tutmak isteyen “kıstası” “müslümanca” olup olmadığına göre değerlendirir. Eğer kullanılan kıstas geçirmeye çabalasın bir değer ifade etmez. Bir başka deyişle bizim için asıl olan bu kıstaslar hakkında İslam’ın ne dediğidir.
MÜSLÜMANIN ÖZELLİKLERİ
Yaklaşımlardaki Mizaç Faktörü: Asabi ve celadetli bir mizaca sahip olan Hz. Ömer Rasulullah’ın irtihali esnasında: “Kim, O öldü derse boynunu vururum” diyordu. Hz. Ömer ancak Hz. Ebubekir’in O’na diri ve kalıcı olanın Allah (cc) olduğunu Rasulullah’ın ise sadece kul olduğunu hatırlatarak “Bütün nefislerin ölümü tadacakları” na dair ayet-I kerimeyi okumasıyla toparlanabilmiş ve ancak o zaman hakikate teslim olabilmişti.
Hz. Ebuzer servet biriktirilmesine şiddetle karşıydı. İnsanları ellerine geçeni dağıtmaya teşvik ederdi. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında ondan kişilerin ellerindeki serveti dağıtmaları hususunda devlet gücünün çalıştırılmasını talep etmişti. Fakat Hz. Osman, zekatını verdikten sonra geriye kalan servetini dağıtması hususunda insanların zorlandığına dair Allah Rasulü’nden herhangi bir sünnet intikal etmediğini söyleyerek, Hz. Ebuzer’in teklifini reddetmişti. Böylece kişisel cömertlik ve takva haliyle, şeriatın ölçüsü tefrik edilmiş oluyordu.
Nihai Hedef: Allah’ın Rızası: Müslümanları öteki din mensuplarından ayıran8 en önemli niteliklerden biri de her amelini, her davranışını “Allah Rızası” için ifa etmesi gerçeğidir. Müslümanın gayesi “Allah’ın Rızasını” kazanmaktır. Halen materyalistik bir bazda işleyen bir kafa yapısının önümüze getirdiği ve gerçekleştirmesini istediği hususların hiçbiri Müslüman için asgari bir düzeyde bile herhangi bir gaye değeri taşımaz. Materyalistik düşüncenin bize gaye diye gösterdiği herşey İslami bir hayatın sonucundan ibarettir.
Ayrıca şu inceliği de belirtmek gerekiyor; Karşılık beklemeden amellerini sırf Allah Rızası için işleyenler, Allah’ın vaadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz fazlasını da!
Bilgi ve bilinçlilik: İslam’a göre bir yaşama tarzını elde edebilmek İslam’a göre düşünmek ise, onun hakkında birtakım “maddi” bilgiler elde etmekle gerçekleştirilmez. Mühim olan kafatasını birtakım bilgilerle doldurmuş olmak değil, İslam’ın gerektirdiği “nosyon” içerisinde düşünebilme yeteneğidir. Prensiplere ulaşamamış bir bilgi manzumesi ne kadar yüklü olursa olsun, hiç beklenmedik yerlerde, kolaylıkla mihverinden sapabilir. Prensiplere ulaşabilen bir bilgi manzumesi ise “bilinçli” olmakla ilgilidir.
Bu müslüman bir yandan namaz kılar, orucunu tutarken, bir yanda da küfrün ve zulmün aleti olmaya bilerek veya bilmeyerek devam ederse, onda elbette belli bir bilincin bulunduğundan bahsedilmez.
Kul olarak Kendini Kavramak: Bugünkü hayat tarzının en önemli özelliği, müslümanı, farkında olmadan İslam dışı emirle itaat etmeye razı kılmasıdır. Dünyaya karşı muhabbet, bağlanma gün ve gün artmaktadır. Bugün sokakta ki Müslüman’ın çok sayıda küçük ilahları vardır fakat bilmemektedir. Çünkü kulluğunun farkında değildir, unutmuştur. Gene unutmuştur ki, Allah’tan başka ilah tanıyan Allah her şeyi ilah kılar Allah’tan başkasına kulluk edeni de Allah herşeye kul eder.
İSLAMIN’IN ÖZGÜNLÜĞÜ
İslam’ın Diyalektik Yapısı: İslam, onu bütün ruhuyla kavramayanlara oldukça “parodoksal” gelebilir. Bir yerde zenginliğin övüldüğünü görürsünüz, biryerde fakirliğin nimetlerinden bahsedilir. Bir yede insanların birbirine güvenmeleri gerektiği söylenirken, başka bir yerde tam tersini söyleyen bir ifadeyle karşılaşabilirsiniz. Bütün bu ifadelerin altındaki gizli anlamı (hikmet) kavramadan sadece lafızlara göre hükmetmeye kalkışırsak, içinden çıkılması imkansız çelişkilerle karşı karşıya bulunduğumuzu sanabiliriz. Fakat çelişki gibi görünen bu ve benzeri ifadelerin altındaki değişmez “temel bildiri”yi hesaba kattığımızda, bunların bütünüyle insanı apayrı bir hayat düzenine, yepyeni bir düzleme çağırdığını farketmekte gecikmeyiz.
İslam ve felsefe: Hayvanların filozofu merkep, Orwell’in “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” adlı satirik romanında şöyle konuşur: “Allah bana sinekleri kovmam için kuyruk vermiş” der ve hemen arkasından ekler; “fakat ne sinekler olsaydı nede kuyruğum.” Burada hem felsefe ile istihza edilmekte, hem miskin bir ruh hali sergilenmektedir. Ayrıca miskin ruhların birtakım bahanelerle nasıl oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta: Merkep kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, birtakım yersiz varsayımlarla avunmaktadır.
Felsefi düşüncede insanı harekete geçirici “cevher” yoktur. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayallerle (illüzyon) uğraştırıyor. Onu nihayet vehimlere götürüyor. Vehim, aklın kendi icadı olan fantezilerle, illüzyonlarla uğraşmasından başka birşey değil… Buysa yerinde sayarak yürümek gibi birşey. Ya da pandomim: Hayat yerine hayatın taklidi.
Batının kafa yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayatı sevk ve idare edecek yönünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu.
İslam bir zihin fantazisi olarak indirilmemiştir. Yaşasın diye indirilmiştir. Dinin buyrukları yerine getiren, yasakladığı şeylerden sakınan insanların meydana getirdiği toplulukta, hayata, dünyanın gidişatına kendiliğinden müdahale edilmiş oluyor. Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri “sinekler olmasaydı” diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
Türkçe'ye Çevirilmiş Eserleri:
Beşinci Dağ
Işığın Savaşçısının Elkitabı
On Bir Dakika
Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum ve Ağladım
Simyacı
Şeytan ve Genç Kadın
Veronika Ölmek İstiyor
Zahir
Hac
Portobello Cadısı
Kazanan Yalnızdır
avatar
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 2526
Kayıt tarihi : 12/01/09
Yaş : 45

Kullanıcı profilini gör http://moral.forumr.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz