KİTAP ÖZETLERİ KAPILARI AÇMAK

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

KİTAP ÖZETLERİ KAPILARI AÇMAK

Mesaj  Admin Bir C.tesi Haz. 10, 2017 10:11 am


VELİLER;
1-Mustafa Kutlu Kapıları Açmak
Kapıları Açmak kitabında Mustafa Kutlu, yitik bir yaşamın öyküsünü sunuyor. Yazarın usta kalemini konuşturduğu, yalın ve akıcı bir dille yazdığı kitap, elinizden bırakamayacağınız cinsten.
Zehra, uzak bir kıyı kasabasında yaşayan güzel bir kızdır. Fakat bahtı, kendisi kadar güzel değildir. Abisi Ahmet, annesi Melek Hanım ve babası Arif Bey ile yaşamakta, komşuları ve babasının en yakın arkadaşı Mahir Hoca'nın oğlu Cihan ile evlenme hayalleri kurmaktadır. Fakat Cihan çok çekingen olduğundan birbirlerini ne kadar sevseler de bir türlü evlenememektedirler.
Ağabeyisinin para tutkusu Zehra'nın kötü sonunu hazırlar. Kasabanın en zenginlerinden ve "İpsiz Kemal" denen biriyle paraya ihtiyacı olduğu için bir ortaklık kurmak ister. Kemal'e bunu söylediğinde çok hoş karşılanır. Çok şaşırmıştır. Fakat sonra nedeni ortaya çıkar: Kemal'in bir şartı vardır, eğer bu ortaklık olursa Zehra'yı kendisine verecektir. Ahmet başta itiraz etse de sonraları kabul eder. Kemal de Zehra'yı kaçırıp İstanbul'a götürür. Fakat ortaklık hiçbir zaman gerçekleşmez.
Zehra perişan bir haldedir, Kemal onu büyük bir evde Hanife diye bir kadınla baş başa bırakmıştır. Tek kelime etmeden pencerenin başında akşama kadar Kemal'i beklemekte, sonra da yine aynı hissizlikle Kemal'le beraber olmaktadır. Kendini çok yalnız hissetmektedir. Kemal başta birkaç günde bir gelmeye başlar, sonraları da ayağını hepten evden keser. Zehra bu arada ne yapacağını bilememektedir. Hanife ile az da olsa sohbet etmeye başlamıştır. Bu sırada üst kat komşusu Gül ile de tanışır. Gül bir pavyonda çalışmaktadır. Gül'ün koruyuculuğunu yapan Rasim'le Kemal'in ortak olduğunu öğrenir. Kemal'in başı belaya girdiğinden yurt dışına kaçmıştır. Gül ile Zehra zamanla can dostu olurlar. Fakat artık Kemal de olmadığından Zehra nasıl geçineceğini bilemez. Gül ile bir karar verirler. Zehra üst kata taşınacak, böylece iki ev masrafı bir eve inecektir. Zehra Gül'den oyuncak bebek yapmasını öğrenir. Fakat günler böyle geçmez, tekrar para sıkıntısı baş gösterir. Zehra'nın pavyonda bulaşıkçılık yapmasına karar verirler. Fakat garson olarak başladığı pavyonda zamanla bir "pavyon gülü" haline gelir. Fakat çeşitli numaralar çevirerek sürekli tam bir beraberlikten kaçınmaktadır.
Bir gece, Zehra buralardan kaçmaya karar verir. Kasabasına, baba ocağına geri dönecektir. Dedikodununu alıp yürüyeceğini biliyordur, fakat bunlara dayanacaktır.
Köyüne geri döndüğünde annesi ve babası onu sevinçle karşılasa da ağabeyisi onu kapı önünde evire çevire döver. Mahir Hoca da onu alıp evine götürür. Orada Cihan ile karşılaşırlar. Cihan hala evlenmemiştir. Zehra'nın caminin müştemilatında kalmasına karar verirler. Temizlenip, eşyalar getirilen müştemilat çiçek gibi olur. Zehra da orada yaşamaya başlar. Başlarda çok fazla dedikodu olur, Zehra'nın müştemilatta kalmasına itiraz ederler. Fakat bir gece kapısına dayanan serserileri silahla ayaklarından vurunca herkesin sesi kesilir. Hatta 'Zehra'ya helal olsun. Namuslu kızmış.' konuşmaları başlar bu kez de. Zehra bir geçim kaynağı olması açısında evinde bebek yapıp dükkanlara satmaya başlar. Eline iyi para geçmekte, gül gibi geçinmektedir. Ağabeyisi olmadığı zaman da babasıyla annesini ziyarete gitmektedir.
Fakat bir gün Kemal kasabaya geri döner ve çok daha iyi bir teklifle Ahmet'in karşısına çıkar. Geçen seferki paranın iki mislini verecek, karşılığında da Zehra'yı geri alıp nikahlı karısı yapacaktır. Ahmet yine başlarda itiraz etse de sonra kabul eder. Kemal bir gece kapıya dayanınca Zehra silahını çıkarıp onu kalbinden vurur. Zehra bu kez de ağabeyisi yüzünden mahpusa düşmüştür.
2-Bülbülü Öldürmek Harper Lee

Scout’un ağabeyi Jem’in on üç yaşındayken kolu kırılmıştır. Aralarında kolunun neden kırıldığını konusunda farklı nedenler söylerler. Babaları Atticus ikisinin de haklı olduğunu söyler. Evde Jem, Scout, babaları Atticus ve aşçıları Calpurnia ile birlikte Maycomb isimli küçük bir kasabada yaşamaktadırlar. Anneleri onlar küçükken ölmüştür.
Her yaz mahalle komşularının yeğeni Dill gelir ve onunla oynarlar. Bütün yaz komşuları Boo Radley’i dışarı çıkarmak için uğraşırlar. Babaları Atticus bir avukattır ve çok yoğun çalışmaktadır. O yıl Scout okula başlar. Öğretmeni okumayı bildiğini fark edince ona kızar okumasını yasaklar. Okula gitmek istemez, babası akşamları okuyacaklarına söz verince okula gitmeye ikna olur. Ama okulda çok sıkıntı yaşamakta diğer öğrenciler de onunla dalga geçmektedir.
Okula giderlerken önünden geçtikleri bir ağaca birileri hediyeler ve şeker koyar ancak Nathan Radley ağaçtaki o kovuğu çimentoyla kapatır. Dill o yaz yine gelir ama Scout’la çok oynamazlar artık. O da Bayan Maude’nin terasında yaz boyunca ikindi vakitleri oturarak onunla sohbet eder.
O kış ihtiyar Bayan Radley ölür. Bayan Maude’ nin evinde yangın çıkar, çocuklar ve komşular ona yardımcı olurlar. O sıralar Atticus’un zenci bir adamın davasına bakması istenir. Bu duruma Maycomb’ lular çok tepki gösterirler. Okuldaki çocuklar da Scout ve Jem’le dalga geçer. Babaları aldırış etmemelerini ve dik durmalarını söyler. Komşuları Bayan Dubose’dan ikisi de çok korkmaktadırlar ama Bayan Dubose babalarının bu davaya bakmasıyla ilgili laf edince Jem Bayan Dubose’un bahçesindeki çiçekleri yolar ve dağıtır. Babaları özür dilemesini ister Jem den. Bayan Dubose Jem’in her gün gelip kendisine kitap okumasını ister. Scout’ la beraber her gün gidip kitap okur ama Bayan Dubose kısa bir zaman sonra ölür. Babaları Bayan Dubose’ un çok yaşlı ve hasta olduğunu yıllardır ağrılarını dindirmek için morfin kullandığını, artık acılarının dindiğini söyler.
Bir gün Calpurnia çocukları kendi gittiği kiliseye götürür. Çocuklar orda diğer zencilerle tanışır ve onların iyi insanlar olduklarını öğrenir. Babalarının davasına baktığı Tom Robinson Bay Ewell’in kızına tecavüzden suçlanmaktadır. Ama işin aslında kız Tom’ a iftira atmaktadır ama zenci olması sebebiyle kimse inanmaz. O sıralar çocuklara göz kulak olmak için Alexandra Hala gelir. Scout’un bir erkek gibi davranmasını istemez, atık bir hanımefendi gibi davranması gerektiğini söyler, elbise giydirmeye çalışır.
Mahkeme günü gelince tüm Maycomb sanki panayır izlemeye gider gibi mahkemeye izlemeye gider. Gizlice Scout, Jem ve Dill de mahkemeyi izlemeye giderler. Herkesin ifadeleri alınır. Ancak jüri üyeleri Tom’u, tüm deliller aksini gösterse de, suçlu bulur. O dönemlerde bir zenci suçlu bulunursa cezası idamdır. Tom idam edilir. Çocuklar bu duruma çok üzülürler.
Ekim ayının sonlarında okulda bir gösteri yapılacaktır, Scout jambon kılığına girecektir. O gün akşam Jem’ le ikisi giderler. Dönüşte yol çok karanlıktır, Scout kıyafeti çıkarmak ister. O esnada birisi çocuklara saldırır. Daha sonra ise aniden adam durur biri gelir ve onları kurtarır. Çocuklar karanlıktan kimseyi göremezler. Babaları gelir, Jem’in kolu kırılmıştır. Onu tedaviye alırlar. Scout abisi için çok endişelenir. Ama doktor ve babası iyi olacağını söylerler. Bu esnada çocuklara saldıran Bay Ewell’ in ekmek bıçağı karnına saplanmış cansız bir şekilde yerde yatmakta olduğunu görürler. Atticus Jem’ in yapmış olmasından endişelenir ama Bay Ewell çocukları öldürmeye çalışırken ayağı takılmış ve bıçağın üzerine düşmüştür. Bay Tate olayı aydınlatır, kimsenin suçlu olmadığını söyler. Çocukları kurtaransa Boo Radley’ dir. Scout onu görünce çok sevinir. Ağaç kovuğuna hediyeleri koyanın da Boo olduğunu anlar. Scout onunla terasta oturur. Babasına Boo’ nun çok iyi bir insan olduğunu söyler.
3-Paulo Coelho Simyacı

Kitabın arkasında der ki; İspanya'dan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının öyküsü.
1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. 42 ülkede yayınlanan, 26 dile çevrilen Simyacı, benzersiz bir başarıya ulaştı ve bu kitap sayesinde Gabriel Garcia Marquez'den sonra en çok okunan Latin Amerikalı yazar oldu.
Romanımızın kahramanı çoban Santiagodur. Çoban olmadan önce aslında babası onun rahip olmasını ve kilise de çalışmasını ister. Ama o bir rahip olup bir yere kapanmak istemez. Farklı yerleri, farklı insanları tanımak ve görmek istediğini söyler. Babasıyla yaptıkları bir konuşmanın ardından babası bunu kabul eder. Ve ona biraz para verir, “bu parayla koyun sürüsü al ve çobanlık yap” der. Bu amaç doğrultusunda bir sürüye sahip olur. Aslında romanda bu şekilde başlar, daha sonra babası ile konuşması anlatılır. Koyunlarına çok bağlıdır ve birbirlerini anladıklarını düşünürler. Ve istediği olmuştur. Çoban özgür ruhlu biridir ve gökyüzü her gece yaktığı ateş ile onun yorganı olmuştur.
Aradan zaman geçer. Koyunlarını kırktırıp, onları satmak için şehre iner bir dükkana girer ve sıra beklemesi söylenir, kapının önünde bekler. Bu bekleyişte bir kız görür, yanına gelir ve konuşmaya başlarlar. Kız koyun kırktıracağı adamın kızıdır. İyi anlaşırlar. Ona hayatını ve okuduğu kitaplardaki hikayelerden bahseder. Çobanın; yatağı olan kapçiği, ufak bir heybesi ve her gün severek okuduğu ve başına yastık yaptığı kitabı bulunurdu.
Kız şaşırır okuma bilir misiniz der?
Romanın yarısındayız ve aslında şu göze çarpar: “Okuyabilmenin şaşılacak ve herkeste bulunmayacak bir şey olduğuna vurgu yapılır.”
Kız şaşırmıştır... burada; "bir çobansınız, okumayı nasıl bilebilirsiniz?"
İleri ki sayfalarda da çoban bankta otururken yanına gelen adam hakkında düşünürken acaba okuma bilmiyor mudur diye iç geçirir. Ve sıklıkla teorik bilgiler de barındıran, bilgi ve okumanın vurgulandığı kısımlar vardır.
Santiago kıza tutulur. O gün koyunları kırkıldıktan sonra adam seneye yine gel kırkalım der. Çobanımız oradan ayrılır ama aklı kız da kalmıştır. Seneye o gün gelene kadar sabırla bekler.
Günler günleri kovalar. Ve son 3 gün kalmıştır. Hazırlıklarını tamamlamak, yeni bir kitap almak için şehre iner bu arada bir rüyayı iki kez aynı şekliyle görmüş ve bu onu etkilemiştir.
Bunu bir rüya yorumcusu kadına yorumlatmak ister. Kadın ilkin para gözce davranır, çoban pişman olur. Çoban anlatınca ise, kadın: “Tamam senden para istemiyorum ama eğer hazinenin yüzde onunu bana verirsen” der. Santiago rüyasında piramitler de olduğunu ve orada bir adamın kendine yardım ettiğini bir hazineye sahip olacağını görmektedir.
Çocuk oradan ayrılır. Saçmalık bunlar oyuna geliyorum diye düşünürken bir banka oturur. Kitabını okumaya koyulur. Yanına yaşlı bir adam gelir. İlkin adama kitabını okumaya çalıştığı ve habire sorular sorduğu için sinir olur. Sonra öğrenir ki adam zengin bir kraldır. Ve ona çobanın tüm hayatını anlatır. Çoban şaşırır nasıl bilebilirsin benim en gizli sırlarımı bile der.
Adam ona hazineyi bulmaya çıkmasını, herkesin bir amacı ve herkes kendi kişisel menkıbesinin peşinde koşmalıdır der ve pek çok öğütte verir. Çoban inanmak istemez ama onca şeyi nasıl bilmiştir? Adam göğsünü açar parlayan elmasların olduğu göğüslüğünden iki taş çıkarır. Taşlardan biri siyah diğeri beyazdır. Bunların ona yol göstereceğini söyler.
Çoban artık bir seçim yapacaktır. Yaşadığı yeri, koyunları ve aşık olduğu ve belki evleneceği kızı bırakıp bilinmez bir yolculuğa çıkacaktır.
Biz roman boyu Santiago’nun bu tarz seçimler yapma durumunda kaldığını ve bu sıralarda aklı ve gönlü ile bir çatışmada kaldığını görüyoruz.
Zor bir düşünme aşamasından sonra yola çıkmaya karar verir. İlk gittiği yer Afrikadır. İnançlı ve umutludur. Bir gümüşçü ile tanışır.Onun yanında çalışmaya başlar. Kristal eşyalar satan adamın işleri kötüyken Santiagonun gelmesiyle iyileşir ve eski ihtişamlı günlerine döner. Çoban 1 yıl orada çalıştıktan sonra hem 2 katı koyun hem de Mısıra gidecek parayı elde etmiştir.
Yola çıkmadan önce yakınlardaki bir ahıra gider nasıl gidilmelidir?
Burada İngiliz diye hitap edilen biri ile karşılaşır bu simyacıyı arayan bir İngilizdir. O bakır madenini altına dönüştüren formülü öğrenmek ister ve buna ömrünü vermiştir.
Ve uzun çöl yolculuğuna başlarlar. Yol boyu İngiliz kitap okurken, çoban etrafı izler.
Çobanın öğrenmesi ve keşfi doğa ile Simyacının ise kitaplarladır.
Yolda haydutların ve gruplar arası savaşlarının yaşanabileceği haberini alırlar ve daha dikkatli olmaya, geceleri ateş yakmamaya başlarlar.
Yolculuk bitmiştir. Bir vahaya gelmişlerdir. İngiliz, simyacıyı bulacağı yere gelmiş ama çobanın mısıra ulaşmasına daha çok yolu vardır. Burada konaklar en azından etraf sakinleşip, daha güvenli hale gelene dek.
Bir gün çoban burada bir kız ile tanışır ona aşık olur. Kızın adı Fatimadır ve ona bir hazinenin peşine düşerek buralara geldiğini anlatır ama onu gördükten sonra bundan vazgeçtiğini onunla burada evlenip yeni bir hayat kurabileceğini söyler. Bu arada çoban gezinirken gökte iki kartalı süzülüp kapışırken görür o yöne baktığında bir an gözünde bir kare canlanır ve burada düşman atlılıları görmüştür.
Bu kısımdan sonra artık biz çobanın olağanüstü davranışlar sergilediğini göreceğiz. Simyacı bunu hisleriyle duyar hemen oraya atıyla gelir. çobanla tanışırlar ve çoban hayat hikayesini ona anlatır. Bunu kabile reisine anlatmasını söyler. Anlatır ve anlattığı daha sonra gerçekleşir ve ona hazine maliyesinden sorumlu olmasını teklif eder.
Tam da bu kısımda Hz.Yusuf ile benzerliği konu edinilir ve yazar bilerek onu hazine maliyesinden sorumluluk unvanını verdirtir çünkü Hz. Yusuf’ta rüya yorumlamakta ve bunun sonucunda zindandan çıkınca ona bu görev verilmiştir lütuf olarak...Çobanımızın durumu artık çok daha iyidir ve sevdiği kızda yanındadır gitmekten vazgeçer ama Fatima ona şunu der: Sen isteklerini gerçekleştir bizim durumumuz seni bu hayalinden ve amacından alıkoymasın biz arap kadınları çöl hayatında erkekleri hep bir yerlere giden ve bazen dönen bazen dönemeyen bir hayata sahibiz ve sabredebiliriz.
Çoban onu çok sevmektedir ama yola çıkmaya karar verir. Bu arada ingiliz, simyacının yanına gittiğinde ona senin keşfetmen lazım şunu şunu dene diyerek ona yol gösterir. Simyacının da özel güçleri vardır. Çobanın yolculuğunda onun yanında bulunup ona çölün dilini, işaretlerini anlamayı öğretecektir. Yolda yine pek çok haydutla karşılaşırlar onlardan da kurtulurlar.
En son Mısıra varış öncesi son aşamayken ikisini yakalarlar ve hırpalarlar artık kaçış yoktur, tüm değerli eşya ve paralarını da alırlar. Simyacı onları ikna için, “Arkadaşım bir simyacıdır ve özel güçleri vardır. Hatta rüzgarın yerine bile geçebilir.” der.
Roman ilahı, El diye sembolize etmiştir. El'inde yardımıyla çok büyük çöl rüzgarı estirir ve oradakileri ikna eder. Bu aşamalar aslında epey uzun geçmiştir. Çoban rüzgarla, ayla, güneşle ve gökyüzü ile tek tek konuşur.
Bu konuşmalar içinde romanının genelinde hakim olan varlığa, yaşamaya dair felsefik konuşmalar yer alır. Aşktan söz edilir bu kısımda da...Oradan ayrıldıklarında sona yaklaşmışlardır. Simyacı onu arkadaşının yanına götürür ve malzemeleri gözünün önünde uygulayarak bakırı altına dönüştürür.
Çoban geri kalan 3 saatlik yolu kendi aşar ve görkemli piramitlere gelir. İhtişamını izler sonra bir şey kalbine ilham olur. Piramitlere yaklaşır aklına yaşadıkları ve sevgilisi gelir ve gözünden yaş gelir. Burayı elleriyle kazmaya başlar, tam bu sırada iki haydut gelir. Onu döverler ve öldürmemeleri için tüm parasını alırlar. Tam bu an da niye orada bulunduğuyla ilgili 2 kez üstüste aynı rüyayı gördüğünü anlatır.
Burada ki adam böyle basit şeylere kanacak kadar boş vaktimiz yok ben de seneler evvel iki kez bir rüyayı üstüste gördüm ama ben koskoca çölü aşacak kadar şaşkın değilim der ve rüyasını anlatmaya başlar....
Rüyası çobanın koyunlarıyla bulunduğu yeri tarif etmekte orada çobanın çoğu kere yattığı tavanı kırık yıldızları izlediği kilisenin içinde firavuninciri çiçeğinin dibinde hazine var demektedir.
Adam bunları söyler ve uzaklaşır. Çoban tebessüm eder...Aslında yaşlı adam en başından beri her şeyi bilmektedir. Hazine geldiği yerdedir ama bunu bilebilmek içinde kendi yaşam sınavını tamamlaması gerekmektedir.
Eve geri döner. Kiliseye firavunincirinin dibine...orayı kazmaya başlar. Ve keşiş rüzgarına söylenir bunca şeyi yaşamadan erişseydim beni bunlardan koruyamaz mıydın en başında..? Hayır diye yanıtlar rüzgar eğer bu yolculuğa çıkmasaydın bunca ihtişamlı ve güzel olan piramitleri göremeyecektin Smile
Çoban orayı kazar ve pek çok mücevheratın dolu olduğu sandığı alır içine yaşlı adamın verdiği iki taşı da içine koyar ve bir rüzgar eser sevgilisinden bir öpücük getirir. Geliyorum fatima diyerek, son bulur.
Kitap basit bir kurguya sahipti ve komplike olabilecek karakter, yer, mekan yoktu. Açık, net karakterler, betimlemeden uzak belli başlı şahıslar etrafında dönen, başlangıç yerinin mekan olarak İspanya ve bitiş olarak Mısırın hedef alındığını görüyoruz.
Roman boyu biz yazarın İncil de, eski lahit bölümünden alıntılar yaparak bir kurgu oluşturduğunu görüyoruz. Dini terminolojinin kullanıldığı, hissedilir ölçüde mistizim barındırdığı kadar simya ilmi ve incelikleri denebilecek birkaç özel kavramını da öğreniyoruz.
Ve özellikle hayata dair soru-cevap şeklinde oluşan, bilgi vermek ve düşündürmek amaçlı, benim felsefi anlatıma sahip diyebileceğim bir yapısı da vardı. Ama her şeyden öte acaba sonunda ne olacak düşüncesi kitabı da akışkanlaştırıyor. Kim bilir bu da belki yazarın
taktiğidir ve bu taktik içinde bilimsel, dinsel ve tinsel bilgiler barındırsa da romanı okunabilir kılmış.
Paulo Coelho’nun dünya klasikleri arasında yer alan romanı Simyacı dünyanın en çok satan romanlarından bir tanesi olmasının yanında en fazla okunması tavsiye edilen romanlarında başında geliyor. Mükemmel felsefik masalımsı hikayesi ile okurlarını kendine bağlayan Simyacı verdiği mükemmel mesajlar ile de kişisel gelişim açısından tam bir başucu romanı.
Kitapta bir çoban olan Santiago’nun hikayesi anlatılıyor. Gezmeyi seven ve bu yüzden çoban olmayı tercih eden ve bununla gurur duyan Santiago ardı ardına Mısır Piramitlerinde kendisini bekleyen bir hazine olduğuna dair bir rüya görür. Bunun üzerine bir falcı çingeneden rüyasını yorumlamasını ister. Çingene de ona Mısır’a gidip hazineyi bulmasını söyler. İlk başta saçma bulsada daha sonra karşısına çıkan ve Kral olduğunu iddia eden yaşlı adam da ona aynı şeyi söyler. Bunun üzerine koyunlarını satıp Mısır’ın yolunu tutar.
Afrika kıtasında daha ilk durağında bir hırsız ile karşılaşır ve tüm parasını çaldırır. Bunun üzerine hayalinden vazgeçmek üzeredir. Fakat geri dönecek parası da yoktur ve bunun üzerine Kristal satan bir tüccarın yanında işe başlar. Zekası sayesinde satışları arttıran çoban geri dönmesi için gerekli olan parayı bir senede toplar. Tam geri dönmeye hazırlanırken bu kez ingiliz bir gezgin ile tanışır. İngiliz Mısır yakınlarındaki bir kasabada yaşayan 200 yaşında olduğu iddia edilen bir Simyacı’yı bulmak için yola çıkmaya hazırlanır. Bunun üzerine çoban da onunla birlikte hayallerinin peşinden gitmeye karar verir.
Kuzey Afrika’da bir savaş vardır ve yol çok tehlikelidir. Fakat kervan sonunda Simyacı’nın bulunduğu kasabaya varır. Fakat savaş nedeni ile Piramitlere gitmek pek mümkün görünmemektedir. Çoban burada bir kıza aşık olur ve aradığı hazinenin o olduğunu sanır ve ona evlenme teklif eder. Fakat bir gün Simyacı ile tanışır ve Simyacı düşüncesinin yanlış olduğunu belirtir ve Piramitleri bulmak zorunda olduğu söyler. Bunun üzerine birlikte Piramitlere doğru yola çıkarlar. Simyacı ile yaptığı yolculuk boyunca ruhunun derinleri ile konuşmayı öğrenen çoban sonunda Piramitlere ulaşır. Ulaştığında ise hazinenin yerini anlar ve bu onun yüzünde bir gülümseme oluşturur.
Simyacı kitabının sonunu yazmıyorum çünkü okuyarak kendinizin öğrenmesini tavsiye ederim. Fakat verdiği mesaj ile aslında sonunu tahmin edebilirsiniz. Her insan hayallerini ve mutluluğu uzaklarda arar fakat aslında onlar hep yanı başımızdadır. Bu mesaj dışında daha bir çok güzel mesaj var kitapta. Yılmadan hayallerin peşinden gidilmesi gerektiği gibi.
4-MÜSLÜMANCA DÜŞÜNMEK ÜZERİNE Yazar: Rasim ÖZDENÖREN
OOOOOOOO
Bazı Genellemeler: Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde başka hiçbir ek faaliyete gerek duyulmadan mevcut nüfusun on mislini besleyecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun olduğu aşikardır.
Kaliforniya’nın portakal bahçelerinde günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmak zorunda bırakıldığından dolayı karnını doyuramayan tarım işçilerinin olduğunu, fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için portakalları denize döktüğü bir dünyada ortada bir bozukluğun olduğunu görmek için Kaliforniya’ya gitmeye gerek yoktur.
Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği yerde bir terslik var demektir.
İslamı Anlamak: Kafası Çağdaş putlarla iğdiş edilerek uzlaşmacı bir tavra sürüklenen bazı müslümanlar belki durumu bütün vahametiyle kavramakta acze düşmekte ve çoğu zaman da bilinçsizce İslam düşmanlarıyla aynı safta yer alabilmektedirler. Bakışlarımıza İslam’ın öngördüğü şartlar değil, fakat İslam -dışı
Dünyanın gözümüze taktığı gözlükler hakim kılınmıştır. Müslümanca bakmak nasıl olur? Müslüman kadar batının hasm-ı canı olduğunun bilincinde olan başka bir insan zümresi yoktur. Yalnız İslam kültürüdür ki, kendisinin dışında her türlü kültürü reddetmek durumundadır. İslam’ın kendisiyle bu uzlaşmaz durumunu ise batı çok iyi düşmandır. Bu yüzdendir ki olup bitenleri bizim göstermeye çalıştıkları gibi değil de müslümanca bir bakışla görmek zorundayız diyoruz.
Batı kültürü, bugün öyle bir “bilim” geliştirmiştir ki, bu bilimin hasılası diye bakılan “teknoloji” tabiatı tahrip etmeye yönelirken, bilimin kendisi de dini telakkiye muhalif olmayı adeta varlığının temel hikmeti diye kabul etmektedir. O kadar ki, insanların haya duygularına müdahale etmek, haya duygusunu iptal etmek bile, artık “bilim” yaftası ile peçelenebilmektedir.
Bizim dini görevimiz nedir?
Aslında bugün bizim belki de en önde gelen “dini görevimiz” dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını hayata hakim kılmaktır.

SAĞLIKLI DÜŞÜNMEYE DOĞRU
İnanmanın Diyalektiği: Dine Allah’ın emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır. Dininin hükümlerine hiçbir sebeple mukayyed olmadan inanmak, inanmayı kendi hakikati içinde yakalamak ve öylece saklamak anlamına gelir.
Batı dünyasında bu konuda en tutarlı ve doğru yaklaşım içinde olanlardan biri Dostoyevski’dir. O da kendini batılı saymaz. Şöyle bir sözü var: “Hz. İsa’nın batıl olduğu matematik bir gerçeklikle ispat edilse bile, ben yine de onun yanında yer alırdım.” Şurası var ki, bir kez bu yoldan inanınca dinin hükümlerine ait hikmetlerin araştırılması yasak değildir. Bu türden araştırıcılık imanın kuvvetlenmesine yol açarken hikmete uygundur diye inanmak küfre götürebilir.
Çağın gözüyle mi İslam’a bakmalı, İslam’ın gözüyle mi çağa:
Müslüman, kendisini değerlendirmeye tabi tutmak isteyen “kıstası” “müslümanca” olup olmadığına göre değerlendirir. Eğer kullanılan kıstas geçirmeye çabalasın bir değer ifade etmez. Bir başka deyişle bizim için asıl olan bu kıstaslar hakkında İslam’ın ne dediğidir.

MÜSLÜMANIN ÖZELLİKLERİ
Yaklaşımlardaki Mizaç Faktörü: Asabi ve celadetli bir mizaca sahip olan Hz. Ömer Rasulullah’ın irtihali esnasında: “Kim, O öldü derse boynunu vururum” diyordu. Hz. Ömer ancak Hz. Ebubekir’in O’na diri ve kalıcı olanın Allah (cc) olduğunu Rasulullah’ın ise sadece kul olduğunu hatırlatarak “Bütün nefislerin ölümü tadacakları” na dair ayet-I kerimeyi okumasıyla toparlanabilmiş ve ancak o zaman hakikate teslim olabilmişti.
Hz. Ebuzer servet biriktirilmesine şiddetle karşıydı. İnsanları ellerine geçeni dağıtmaya teşvik ederdi. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında ondan kişilerin ellerindeki serveti dağıtmaları hususunda devlet gücünün çalıştırılmasını talep etmişti. Fakat Hz. Osman, zekatını verdikten sonra geriye kalan servetini dağıtması hususunda insanların zorlandığına dair Allah Rasulü’nden herhangi bir sünnet intikal etmediğini söyleyerek, Hz. Ebuzer’in teklifini reddetmişti. Böylece kişisel cömertlik ve takva haliyle, şeriatın ölçüsü tefrik edilmiş oluyordu.

Nihai Hedef: Allah’ın Rızası: Müslümanları öteki din mensuplarından ayıran8 en önemli niteliklerden biri de her amelini, her davranışını “Allah Rızası” için ifa etmesi gerçeğidir. Müslümanın gayesi “Allah’ın Rızasını” kazanmaktır. Halen materyalistik bir bazda işleyen bir kafa yapısının önümüze getirdiği ve gerçekleştirmesini istediği hususların hiçbiri Müslüman için asgari bir düzeyde bile herhangi bir gaye değeri taşımaz. Materyalistik düşüncenin bize gaye diye gösterdiği herşey İslami bir hayatın sonucundan ibarettir.
Ayrıca şu inceliği de belirtmek gerekiyor; Karşılık beklemeden amellerini sırf Allah Rızası için işleyenler, Allah’ın vaadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz fazlasını da!
Bilgi ve bilinçlilik: İslam’a göre bir yaşama tarzını elde edebilmek İslam’a göre düşünmek ise, onun hakkında birtakım “maddi” bilgiler elde etmekle gerçekleştirilmez. Mühim olan kafatasını birtakım bilgilerle doldurmuş olmak değil, İslam’ın gerektirdiği “nosyon” içerisinde düşünebilme yeteneğidir. Prensiplere ulaşamamış bir bilgi manzumesi ne kadar yüklü olursa olsun, hiç beklenmedik yerlerde, kolaylıkla mihverinden sapabilir. Prensiplere ulaşabilen bir bilgi manzumesi ise “bilinçli” olmakla ilgilidir.
Bu müslüman bir yandan namaz kılar, orucunu tutarken, bir yanda da küfrün ve zulmün aleti olmaya bilerek veya bilmeyerek devam ederse, onda elbette belli bir bilincin bulunduğundan bahsedilmez.
Kul olarak Kendini Kavramak: Bugünkü hayat tarzının en önemli özelliği, müslümanı, farkında olmadan İslam dışı emirle itaat etmeye razı kılmasıdır. Dünyaya karşı muhabbet, bağlanma gün ve gün artmaktadır. Bugün sokakta ki Müslüman’ın çok sayıda küçük ilahları vardır fakat bilmemektedir. Çünkü kulluğunun farkında değildir, unutmuştur. Gene unutmuştur ki, Allah’tan başka ilah tanıyan Allah her şeyi ilah kılar Allah’tan başkasına kulluk edeni de Allah herşeye kul eder.

İSLAMIN’IN ÖZGÜNLÜĞÜ
İslam’ın Diyalektik Yapısı: İslam, onu bütün ruhuyla kavramayanlara oldukça “parodoksal” gelebilir. Bir yerde zenginliğin övüldüğünü görürsünüz, biryerde fakirliğin nimetlerinden bahsedilir. Bir yede insanların birbirine güvenmeleri gerektiği söylenirken, başka bir yerde tam tersini söyleyen bir ifadeyle karşılaşabilirsiniz. Bütün bu ifadelerin altındaki gizli anlamı (hikmet) kavramadan sadece lafızlara göre hükmetmeye kalkışırsak, içinden çıkılması imkansız çelişkilerle karşı karşıya bulunduğumuzu sanabiliriz. Fakat çelişki gibi görünen bu ve benzeri ifadelerin altındaki değişmez “temel bildiri”yi hesaba kattığımızda, bunların bütünüyle insanı apayrı bir hayat düzenine, yepyeni bir düzleme çağırdığını farketmekte gecikmeyiz.

İslam ve felsefe: Hayvanların filozofu merkep, Orwell’in “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” adlı satirik romanında şöyle konuşur: “Allah bana sinekleri kovmam için kuyruk vermiş” der ve hemen arkasından ekler; “fakat ne sinekler olsaydı nede kuyruğum.” Burada hem felsefe ile istihza edilmekte, hem miskin bir ruh hali sergilenmektedir. Ayrıca miskin ruhların birtakım bahanelerle nasıl oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta: Merkep kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, birtakım yersiz varsayımlarla avunmaktadır.
Felsefi düşüncede insanı harekete geçirici “cevher” yoktur. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayallerle (illüzyon) uğraştırıyor. Onu nihayet vehimlere götürüyor. Vehim, aklın kendi icadı olan fantezilerle, illüzyonlarla uğraşmasından başka birşey değil… Buysa yerinde sayarak yürümek gibi birşey. Ya da pandomim: Hayat yerine hayatın taklidi.
Batının kafa yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayatı sevk ve idare edecek yönünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu.
İslam bir zihin fantazisi olarak indirilmemiştir. Yaşasın diye indirilmiştir. Dinin buyrukları yerine getiren, yasakladığı şeylerden sakınan insanların meydana getirdiği toplulukta, hayata, dünyanın gidişatına kendiliğinden müdahale edilmiş oluyor. Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri “sinekler olmasaydı” diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.

5-BİLİNÇLİ AİLE OLMAK NEVZAT TARHAN KİTAP ÖZETİ
Evlilik öncesinde veya aile içi iletişimde yaşadıklarınız her zaman tozpembe olmayabilir. Önemli olan, çözüm bekleyen sorunlara nasıl yaklaştığınızdır. Problemleri çözmeye yönelik tavrınız, dünyayı size ve ailenize dar eden sıkıntıları bir anda uzun vadeli mutluluğunuz için fırsata dönüştürebilir.
Kitaplarıyla yüz binlerce okura aile içi iletişim konusunda pratik ipuçları sunan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kendinizi ve muhatabınızı daha iyi tanımanız için testlerle başlattığı "Bilinçli Aile” olma yolcuğunuzu, hayatın her aşamasından örnek olaylar ve çözüm önerileriyle destekliyor. Aile içi iletişimde "fırsat eğitimi” kavramını okuyucularıyla paylaşıyor.
Bilinçli Aile Olmak, başından sonuna kolay okunabilir bölümler ve elektronik afişlerle desteklenen somut önerilerle, her zaman mutlu çiftler ve huzurlu aileler için...

avatar
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 2526
Kayıt tarihi : 12/01/09
Yaş : 45

Kullanıcı profilini gör http://moral.forumr.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz